Eleştirmen, sanat tarihçisi Doç. Dr. Ahu Antmen geçen aylarda önce Laleper Aytek'le birlikte "ikinci Göz: Türkiye'den Kadın Fotoğrafçılar" sergisini düzenledi, ardından "Kimlikli Bedenler; Sanat, Kimlik, Cinsiyet" adlı kitabı okuyucuyla buluştu.
Bu vesileyle Antmen'le kadın sanatçılar üzerinden sanatta kimlik meselesini konuştuk.
Geçtiğimiz aylarda, Laleper Aytek ile birlikte kiiratörlüğünü yaptığınız "İkinci Göz: Türkiye'den Kadın Fotoğrafçılar" sergisini izledik.
5 Ocak'ta kapanan sergi, Türkiye'nin ilk kadın gezi ve savaş fotoğrafçısı Semiha Es anısına düzenlenmişti ve onun fotoğraflarından bir seçkiye de yer veriyordu.
Semiha Es kimdir ve Türkiye fotoğraf tarihi açısından neden önemlidir? Semiha Es, 1930'lardan 1970'lere kadar aktif gezi fotoğrafçılığı yapmış.
Ayrıca Kore ve Vietnam gibi savaşlarda fotoğraf muhabiri olarak görev yapmış.
Türkiye basını, hem savaş fotoğraflarını hem Afrika, Uzakdoğu gibi uzak yerlerle ilgili görüntüleri hep ajanslardan temin ederken, Semiha Es'in fotoğrafları sayesinde ilk kez ilk elden görüntü kullanma şansına kavuşmuş.
Yani Semiha Es gerçek bir öncü. Semiha Es'e bakınca, gerçekleştirdiği bütün ilklere rağmen, cinsiyeti sebebiyle geri plana düşmüş ve unutulmuş bir kadın portresi çıkıyor katalogda karşımıza.
Böyle bir kadının bakışı nasıl bir bakıştır? "ikinci Göz" ne demek?
Semiha Es'in bakışı, bence duyarlı bir bakış. Mesela savaş fotoğraflarında çatışma alanlarından fotoğraflar var ama bir yandan da gencecik askerlerin gündelik hayatından görüntüler var.
Savaşların gerçek kaybedenleri olan masum halkların, kadınların, çocukların fotoğrafları var.
"ikinci göz"le kastettiğimiz, egemen bakışın ki bu genellikle erkeğin bakışına tekabül ediyor ötesinde bir görme duyarlılığı olan, insana ve topluma dair farklı açıyı arayan gözdü.
Sergi hazırlama sürecinde Semiha Es'in bazı fotoğraflarına bakarken size "Bunu ancak bir kadın çekerdi" dedirten nedir?
"Bunu ancak bir kadın çekerdi" demek de aslında çok öznel bir pozisyon ve benim kendi kadın kimliğimle bakışımın bir sonucu, bunun farkındayım.
Fakat kadınların, kimsenin bakmayacağı, fotoğraflanmaya değer bulmayacağı bazı ayrıntılara baktıklarını, gördüklerini düşünüyorum.
Ayrıca 'mağdur edilmiş'leıin halini romantize etmeden, hatta ironiyle hissettirebildiklerini sanıyorum.
Semiha Es'in '30'lu yıllarda başlayan fotoğrafçılık serüveninden günümüze kadar uzanan süreçte, Türkiye'deki kadın fotoğrafçıların pratiğindeki devamlılıklar ve kırılmalar nelerdir?
Türkiye'de kadın fotoğrafçıların 1990'lara kadar zaten pek yoğun bir etkinlik içinde olmadıklarını söylemek mümkün.
Gezi, manzara, gündelik hayat, sosyolojik portre gibi tematik bir çerçevede devamlılıklardan söz edilebilir.
Kırılmaların ise kadın fotoğrafçıların daha içe bakmaya başladıklarında yaşandığına inanıyorum. Bu da daha yakın döneme, 2000'lere tekabül ediyor.
Kadın fotoğrafçıların manzara da çekseler aslında otoportre yaptıklarını söylüyorum yani, hangi türde olursa olsun görüntüye içgörü hakim sanki.
Ocak ayında yayımlanan "Kimlikli Bedenler; Sanat, Kimlik, Cinsiyet" adlı yeni kitabınızda "tarihin görüntülere yansıyan suretindeki peçeyi" kaldırmaktan bahsediyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız?
Peçenin altında nasıl bir gerçeklik var?
Tarihin görüntülere yansıyan suretindeki peçeyi, parodiyi bir strateji olarak kullanan sanatçılar kaldırıyor.
Böylece temsil biçimlerinin tarihine dikkat çekiyorlar, temsil olgusunun ideolojik niyetlerden uzak olmadığını gösteriyorlar.
Örneğin kitapta yer verdiğim Özlem Şimşek'in yapıtlarında sanatçı, Meşrutiyet ve Cumhuriyet döneminde erkek ressamların resimlerindeki kadın imgesini kendi bedeni üzerinde yeniden kurgularken, aslında o kadınların birer modernleşme simgesi olarak araçsallaştırıldığını söylüyor, kendilerini konuşmalarının hâlâ çok zor olduğu bir dönemde modernleşme ülküsünün ne kadar yüzeysel bir biçimde algılanmış olduğunu gösteriyor.
Günümüzde kadm sanatçıların sayısında ve görüniirlüğündeki artış neyi işaret ediyor?
Olumlu bir gelişme yaşandığını söyleyebiliriz elbette ki. Ama burada bir yanılgı içine düşmeyelim. Galerilerde çok sayıda kadın sergi açıyor olabilir.
Ama müze koleksiyonlarına, müze retrospektiflerine, sanat tarihine bakmak gerekiyor. Türkiye'de sanat eleştirisi ve sanat tarihi yazımı konusunda genel olarak ne durumdayız?
Bence potansiyeli olan çok sayıda yazar ve sanat tarihçisi var ama gerçek anlamda eleştirel tavrın yaygınlaşmasını sağlayabilecek mecra çok az.
Türkiye'de basın, dergiler, galeri katalogları vs. hepsi tanıtım odaklı ve zaten tanıtımdan başka bir şeye yönelik bir talep de yok.
Ayrıca eğri oturalım doğru konuşalım, Türkiye'de sanatçılar da genellikle eleştiriyi sindiremezler.
Eleştiri başkasına değdiğinde iyidir, çok gereklidir de kendine değdiğinde tu kakadır.
Haber Kaynağım :
Haber Yurdum muhabir gazetecisi ELİF GÜL TİRBEN haber yazısıdır.
http://www.haberyurdum.com/