Çelik, neden kadın kılığına girdi?


       Türk müziğine kattığı eserlerle gönüllere not düşen Çelik Erişçi, yayınlanan son röportajında A'dan Z'ye bütün sorulara "samimi" cevaplar verdi.

Mybilet'ten Begüm Yılmaz'ın sorularına cevap veren Çelik, çeşitli tiplemelerle rol aldığı "Şizoid" isimli mizahi oyununu anlattı.

Çelik, kadın rolüne de girdiği bu oyunda çeşitli mesajlar veriyor.

Ünlü sanatçı, "Bu gösteri için neden kadın kılığına girme gereği duydunuz?" sorusuna; "Bir siyaset, bir davranış biçimi var üçüncü dünyada.  


Başkası üzerinden haklı çıkma. Başkasının ayıpları ile kazanç. Bunu yapmak istemedim.

Kendi üzerimden eksikleri görmeyi işaret etmeyi daha çok sevmeyi öğrendim. 


Kendimle dalga geçebiliyorum. Bu harika bir şey" diye cevap veriyor.

İŞTE MYBİLET'TEKİ O RÖPORTAJ:

— Günümüzde insanlar icra ettiği meslekle, ilgilendiği sanat dalıyla zaman zaman kendini yeteri kadar ifade edemediği duygusuna kapılıyor ve farklı arayışlara giriyor.

'Şizoid' adlı gösterinizin ortaya çıkış serüveni de böyle mi gelişti?

Kendinizi müzikal anlamda yeteri kadar ifade edemediğinizi mi düşünmeye başlamıştınız?

Tam olarak da böyle…

Gösteride bunu mizahlı bir dil ile ifade ediyorum. 

Ne yaparsan yap, ne klipi gösterirsen göster, özgün olan, kendime has olan fikrimi özgürce paylaşamadığımı ve sunum yaptığımız her aklın, söylenileni, sözü, şarkı sözü bile olsa -ki o sözlerin arkasında mutlaka bir yaşanmışlık vardır- kendi yaşamınca anladığını gördüm... 

Bunu yetersiz buldum. Buna "popçu sendromu" adını verdim ve bu kabuktan kurtulmak istedim.

— Web sitenizde de yer alan makalede varoluşumuzu, kalıplaşmış değerleri, hayatı sorgulayan içsel bir mücadeleyle karşı karşıyayız.

Bu yazıyı okuyanlar gösterinizde sergileyeceğiniz performansa dair bir çıkarımda bulunabilirler mi?

Bulabilir de bulmayabilirde. 

Ben bir gösteri seyrettiğimde hayatıma bir şey katılıyor, çünkü seyrettiğim sanattır.

Sanat seyreder, izler ve dinlersen seni değiştirir, dönüştürür. 

Benim gösterimi seyredenlerde, şarkılarımı dinleyenlere böyle bir tesirde bulunabilme gücü hoş olurdu.

Ama bunu ne derece yapabilirim, ne derece yaptım bilemem. 

Ama amaç budur. Beni dinleyen izleyen kişilerin hayatında bir hoş sadâ olabilmek beni mutlu eder.

  'Sanat ve düz kontak' adlı makaleniz için 'Şizoid' adlı müzikal temsilin zeminini oluşturuyor diyebilir miyiz?

Asıl sıkıntı bu zaten...

Ben akademisyenim, doktora yapan bir akademisyenim. 

.
      

  Bir doktorun röntgen sonrasındaki teşhisleri gibi teşhislerimin olması mesleğimin gereğidir.

Bu gereği kariyerimde duruşum, röportajlarım ve raporlarımla gösterdim.

Mesela 20 sene önce "müzik sektörünün vasiyetnamesi" başlıklı bir rapor yayınladım, sektörde şu an tüm yazdıklarım tek tek gerçekleşti.

Şimdi kibirli olmak da istemiyorum, sevmiyorum o hali, ama görebildiğimiz şeyler var.  

.
      

     Teşhis ettiklerimiz, kayıt altında...  

Bunlar bugünkü konuşmalarımıza zemin olmalı.

Yani aslında soruya dönersek, hala Şizoid isimli gösteride fikirlerimizin zeminini anlatıyor olmamız, benim için mesleki anlamda başarısızlıktır.

— Oyunun ismi neden 'Şizoid'?

Kendim de dâhil hepimizin çeliştiği, kararsız kaldığı, tercihler yapmak zorunda kaldığı ve kişiliğimizden taviz verdiğimiz konular var. 


 
Bu ikili kişiliktir. 

Bence hastalıktır ve tedavi edilmelidir.

Hepimizin böyle bir problemi olduğunu ama ne kendine ne de topluma bunu itiraf edemediğimizi düşünüyorum.

Şizoid'i bu oyunda kişilik parçalanması anlamında kullandım

— Bu gösteri için neden kadın kılığına girme gereği duydunuz?

Bir siyaset, bir davranış biçimi var üçüncü dünyada. 

Başkası üzerinden haklı çıkma. Başkasının ayıpları ile kazanç... 

Bunu yapmak istemedim. 

Kendi üzerimden eksikleri görmeyi işaret etmeyi daha çok sevmeyi öğrendim.

Kendimle dalga geçebiliyorum. Bu harika bir şey…  

Kim alay edecekse benimle etsin. 
.
     

   Gelsin seyretsin. "Para için neler yapıyor" desin. "Karı kılıklı herif" desin. "zaten belliydi eşcinsel olduğu" desin.

Yani diyeceği ne varsa bana desin… 

Bunları söylerken belki gösteride ne var diye de bakar... 

Ben, inanıyorum ki, söylediklerim sadece benim hakikatim değil, bunlar evrensel hakikatler.

Herkesin önündeyim, apaçığım, gizlim saklım yok.  


Gösteriyi seyreden ya da gösteri için yapılan bu röportajı okuyan birisi benim doğrularım dediğim şeyi, kendinde bulur ve o doğruyu kendine ilke, yaşam biçimi yapar ki bu doğrular benim değil, evrensel insanlığın doğrularıdır.

Barıştır, adalettir.

— Yarattığınız bu karakterin bir ismi var mı?

Evet, bu karakterin ismi cici kız ve bu cici kız süreç içerisinde çeşitli tiplere girecek.

Bu onun ilk tipi, Şizoid

Sonra bu halden aynı benim kurtulmaya çalıştığım gibi kurtulamaya çalışacak, kötü yola düşecek, evlenecek, adalet arayacak, siyaset yapacak.

Mesela bu gösteride bu kız şu şarkıyı söylüyor;

Sorma be kardeş paranın gözü kör olsun

Ben de istemem mi arabama yattım katım olsun

Canıma yetti valla, ama gördüm televizyonda

Bir verirsem aleme yırttık şükürler olsun.


Sadece bu dörtlük üçüncü dünya anlayışının son 50 sene içindeki yaşam biçimini ve bunun toplumlar üzerindeki yıkıcı etkilerini çok kolayca görebilirsiniz.

Şarkının gerisini duyduğunuzda normal bir insanın travma geçirmesi lazım.

Ama ne yazık ki bunlar o kadar toplumsal refleks haline geldi ki, hissetmiyoruz.

Üçüncü dünyada uyuşmuş akıllar. Asıl büyük problem budur.

Asıl narkotik mücadele bu alanda yapılmalı ama nerde bunu anlayacak akıl.

— Mayıs ayında sahnelediğiniz ilk gösterinizden nasıl tepkiler, geri dönüşler aldınız?

Her tür tepkiyi aldım, ama en önemli tepkiyi bu gösterinin tasarımını yapan Barbaros Şansal'dan aldım bana "her şeyi anlıyorum ama sana kimse niye eşcinsel diyemedi onu anlamıyorum dedi... 

Birinin her türlü tepkiyi ve geri dönüşü düşünmeden hesaplamadan bunu yaptığımızı düşünmesi zekâmıza hakaret olur. 

.
     

    Kibirli olmayı sevmiyorum ama Allah'ın verdiği nimeti de inkâr etmeyi samimi bulmuyorum.

Sorun şu ki "niye yaptık" üzerine düşünülmesini arzu ediyor gönül.

Asıl olması gereken bu idi ki bu en büyük engeldir 3. Dünyada. 

Yani tepki gösteren, standart refleksini gösterdi. Yine aslolanı görmemeye yeminlidir. Bu tabiat kuralıdır

— Kişisel web sitenizde kendinize ait bir bloğunuz var ve orada çeşitli paylaşımlarda bulunuyorsunuz.

Genel hatlarıyla bahsedecek olursak; insanı düşünmeye sevk eden, etrafında gelişen olaylara tepkisiz kalmamasını öğütleyen her şeyden önemlisi de sosyal ilişkilerimizde neredeyse unuttuğumuz bir özelliğin 'empati yapmanın' ne kadar önemli olduğunun altını çiziyorsunuz. Sizce iletişimin önündeki engeller neler?

İletişimin önündeki en büyük engel insan ve onun ruhsal halleri vardır.


   Şartlara göre değişen ruh halleri. 

Rahmi koç sizi ararsa kırıla kırıla, koşa koşa telefona koşar ve ikbal beklersiniz. 

Sıradan biri ararsa umursamazsınız. 

Sinirlendiğiniz trafikte arabadan levye ile çıkar, ancak diğer arabadan inenin mafya babası olduğunu görürseniz, levyeyi yersiniz.

Bunlar iletişimi önler, çünkü samimi değil. 

.
     

    Samimi olmayan her türlü pr imaj vs ile ile işi kurmaya çalışıp reklamlara milyar öder ama sonrasında kendi haliyle,  aslında kendilerinde var olmayan, ama var gibi göstermek istedikleri hal arasında çelişki ortaya çıkar.

İş burada kopuyor. Kopukluk. İletişim kopukluğu...

Kendimiz gibi olamamak.

— Toplum olarak iletişim becerileri konusunda yetersiz miyiz?

Toplum olarak diyemem, kırsal kesimde, Anadolu'da samimiyet vardır. 

.
      

    Bu sanırım şehirli hastalığı. Yani neysen o olursan sıkıntı duyacağın hiç bir şey yok.

Ama seni sen yapan şey x marka saat ise, o saat olmadan kendini kendin bile adam yerine koymuyorsun, başkası seni neden adam yerine koysun.

— Makalenizin giriş bölümünde "En sevdiğim şey, kelimeler dizilmeye başladığında düşüncenizde o kelimelerin resimlerini görebilmeniz" diyorsunuz.

Sizce var olan bu problemi çözmek konusunda  'düz mantık' ve 'basit anlatım' etkili bir yöntem mi?

.
     

    Hayır. Bu bir kabiliyet, tanrı vergisi bir yaşam biçimi…

Sanatçı bunu görür. Farkı budur. Herkesin görmediğini görür.

Tek farkı bunu kibir yapmama bilincine gelmiş olması olmalıdır.

Yani sanatçı farklıdır ve bu bir hakikattir, ama bu hakikat sanatçı da kibir hali yapmamalıdır.

Bu konuda bir yöntem varsa, söyleyebileceğim bilimsel değil ama bir görüş olarak sadece samimiyeti söyleyebilirim.


 
— Makalenizde konuyu okuyuculara daha iyi kavratabilmek adına kendi hayatınızdan örnekler sunuyorsunuz.

Bu durum gösterinizde de geçerli mi? 


Anekdotlara yer veriyor musunuz?

Evet, bu benim en sevdiğim şey, dedim ya başkası değil beni gülünç bulsunlar.

Direk kendi hayatımdan örnekler veriyorum, sizi davet edeceğim, siz de göreceksiniz.

Tamamen bu tip anekdotlar ve en önemli özelliği, yaşanmış gerçek olaylar, yaşamadığım hiç bir şeyi anlatmadım, asıl samimi olan bu.

— Her şeyin bir bilgi silsilesinde ilerlediğini söylüyorsunuz. Ve tercihlerimiz konusunda özgür olduğumuzu…

Ama irademiz doğrultusunda seçtiğimiz yolda da sorumlu olduğumuzu… 

.
    

   Birey olarak, toplum olarak bilinçli seçimler yapmıyor muyuz çoğu zaman? 

Hep müdahalelere, yönlendirmelere, dayatmalara mı maruz kalıyoruz?

Eğer dayatmalara maruz kalıyorsanız, özgürlüğünüz yok demektir, şikayetiniz  yoksa da bu konuda buna müstahaksınız demektir.

Özgürlüğüm var zannı ile yaşıyor ama bilemediğiniz manüpilelerle yaşıyorsanız bu da ayrı bir sorundur.

Özgür olan ise her şekilde farklıdır. Hemen fark edersiniz onu... 

Dikkat edin ben size tanımını hemen yapayım, onu görür görmez  hemen teşhis edebilirsiniz. 


Onun en tipik özelliği sizi rahatsız etmesidir. 

Çünkü genelin yaptığını asla yapmaz,  sizi kaygılandıran şeylerin ona hiç tesir etmediğini görürüsünüz.

Herkes gibi olmaz. 

Ama o zaman normal akıl, bence aslında buna normal akıl demek de ne kadar doğru o da ayrı bir konu, toplumun geneline uymadığı ve sizde toplumun geneli gibi olduğunuzdan o kişiyi direk olarak dışlarsınız.

Siz onu kararınızla özgür olarak dışladığınızı düşünürsünüz.

Hâlbuki o hiç bir karar vermeden sizin karar vermenize sebep olacak bir şey yaptı.

Buraya dikkat. Siz sanki özgürce bir karar vermiş gibi görünüyorsunuz.  

.
   

   Ama karar vermenize sebep olacak ilk neden ondan geldi. İşte bu kişi özgür kişidir. Bu kişiye dikkat etmek lazım.

Burada dışlama sözünü de açmak lazım, siz dışladınız, o dışlamadı, o her şeyden ve herkesten razı.

Siz kendi kendinizi dışladınız.

— Yeteri kadar bilgi sahibi olunmadığı ve medyada yer alan 'dezenformasyon'lara inanıldığı takdirde konu istenen açıklığa ulaşmadıkça toplumda her zaman kendisini 'aracı' olarak gören 'Bir Bilen'in olduğuna değiniyorsunuz. 


Sizce sanat ve sanatçı söz konusu olduğunda 'Bir Bilen' neye göre var oluyor?

Bir bilenin en önemli özelliği kendisinin bir bilen olmadığını bilmesi ve bunu söyleyebilme erdemini göstermesidir.

Kim bir bilenim diyorsa bilin ki o değildir. 

Korkular, şartlar, siyaset, maddi çıkarlar vs gibi konularda çekincesi olanların, manevi dünyanın dili ile söyleyelim "maddeye tapanın manası yoktur"

Bu etkenler bir bilen olmaktan çok, bir bilenin konusu olmanızı sağlar.

Senarist değil, figüran olursunuz. "Bir bilen" konusunu da açalım. Toplumun anlayamadığı şeyler olur.

Yani diyelim ki hukuk konusunda televizyonda anayasa profesörleri bir tartışma yapıyorlar ve onlar bile aralarında anlaşamıyorlar, görüyoruz bunu televizyonlarda. 

.
      

   O zaman benim gibi sıradan biri konuyu nasıl tam açıklığı ile anlayacak?

İşte, magazin programlarında, spor programlarında, siyaset ve medya dünyasında, halkın önüne tam bir açıklıkla konulmayan, haklın tam anlayamadığı bu şeyleri anladığını ve açıklayacağını söyleyen kişiler vardır.

Bir bilen oldukları iddiası ile büyük büyük konuşur bu kişiler.

Bir ilahiyat profesörünün kendini tam ifade edemediği, halkın da bu ilahiyatçıyı tam anlayacak bilgisi olmadığında ortaya "üfürükçü" dediğimiz tipoloji çıkar. 


İşte bir bilen o durumda odur. 

Ve Allah kim onun eline düşerse ona yardım etsin.

Söz konusu demokrasi olursa bu bir bilen diktatördür. 

Tüm açıkları, anlaşılamayan ve anlayamayanları çok iyi tahlil eden bu zekâ, bu boşluğu çok iyi kullanır.

Burada sıkıntı olan ise şudur; siz kimin iyi bildiği ya da bilmediğini bilecek kadar bilgi sahibi misiniz?

O zaman doğruya nasıl karar vereceksiniz.

Paradoksa doğru gider bu konu ve tam da burada sezgi, deha, cesaret gibi ancak özgür kişide bulunan soyutlar ortaya çıkar ki bunlar bir toplumu alır ve sürükler.

Bir de bakarsınız ki bir şeyler değişmiş.

.
      

  Kim yaptı nasıl yaptı? Doğrusu neydi? Zaten bilmiyordunuz ki?

Hem bilmeden hem özgür olmadan bir kişi tüm toplumu nasıl peşinden sürükler ve tüm toplum o bir kişinin sözünü nasıl yasa yapar…

Sihirli gibi bir süreç...

Benim zevkim bunu izlemek.

— Bu yanlış tutum ve ifadelere inanan kitlenin nasıl bilinçlendirilmesi gerektiğini düşünüyorsunuz?


  Makalenizde sosyologların bu tarz konularla ilgili neden görüş bildirmediklerinden dem vuruyorsunuz...

Türkiye'de sosyolog olduğunu düşünmüyorum. 

Olsaydı haberimiz olurdu.

Ne yapıp edip kendilerini ifade etmeleri gerekirdi. Ve halk da onlara "evet budur" demeliydi.

Bilinçlenme işine gelince benim çok enteresan bir bakış açım var; kuran-ı kerimde birçok yerde şu ayet geçer; biz onların doğru yolda olmasını isteseydik, onlar doğru yolu seçebilirlerdi.

Bunun üzerine bir düşünmek lazım..

Aslında bir düşünmek lazım dedim ama çok düşünmek lazım. 

.
      

  Her yandan tüm detay ve içeriklerle, tüm tarihsel süreçlerle, insan aklının geçirdiği evrelerle kapsamlı bir şekilde düşünmek, insana yararlıdır, insan için gereklidir ve bir ihtiyaçtır.

Kimi buna ihtiyaç duyar kimi de duymaz.

İhtiyaç duyanın ödülü kendine, ihtiyaç duymayanın cezası kendine.

Haber Kaynağım :
Mybilet'ten Begüm Yılmaz röportaj yazısıdır.
http://www.haberaktuel.com/