Memleketsiz kadın manzaraları

     Yaşadığımız şehirlere, sokaklara ‘yabancı’, farklı bir ülkeden geldiği belli olan kişiler görüyoruz.

Farklı dilleri konuşan bazı kişilerin turist olmadıklarını kısa sürede anlamak mümkün. 
.
       

Ellerinde fotoğraf makineleri olmuyor, sokakta tedirgin yürüyorlar, yüzlerinde çoğu zaman gülümsemeye rastlamak mümkün olmayabiliyor.
           

Bazılarına mahallemizde hatta binalarımızda rastlıyoruz, bazılarınınsa kamplarda kaldıklarını duyuyoruz. Evet ülkemize sığınanlardan, mültecilerden bahsediyoruz.

Suriye konusuyla birlikte daha çok aşina olduğumuz mültecileri daha önce belki birçoğumuz televizyonlarda deniz yoluyla başka ülkeye geçmeye çalışırken batan botlarla duyduk.

Bizlerle birlikte yaşamaya çalışanlarınsa yaşamlarına dair çok az şey biliyoruz.
.
      

Mültecilik kadın, erkek, çocuk, yaşlı ayırt etmez kuşkusuz. 
Herkesin problemi sığındığı ülkede ortaklaşıyor:

Hayatta kalabilmek, yeniden yaşam kurabilmek ve Türkiye özelinde buradan sonra Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (BMMYK) tarafından üçüncü ülkeye yerleştirilmek.

Mülteci erkekler de mülteci kadınlar da ülkelerinde gördükleri zulümden kaçıyorlar; fakat kadınların erkeklerden farklı olarak özel koruma ihtiyaçları bulunuyor ve ‘hassas grup’ olarak nitelendiriliyorlar.
.
       

Mültecileri kadınlar sığındıkları ülkede nelerle karşılaşıyor?

Türkiye’de uydukent denilen şehirlere İçişleri Bakanlığınca yerleştirilen mültecilerin, kadın olmaktan kaynaklı yaşadıkları sıkıntılara biraz daha yakından bakabilmek amacıyla yazıyoruz yazımızı.

EV: CENNET Mİ MAHKUMİYET Mİ?

Eşi ve çocukları ile bir uydukente yerleştirilen kadın barınacağı yeri kendisi bulmakla mesul.

İmkanları olmuş da, yanlarında bir miktar para getirebilmişlerse, iyi ihtimalle, ev sahipleriyle ya da emlakçılarla olan sıkıntıları aşabilmişlerse bir ev tutuyorlar. 
.
      

Kadının eve mahkumiyeti burada başlıyor. 

Çoğu zaman muhafazakar, kadının zaten ezildiği, aşağılandığı ve değer görmediği bir toplumdan gelmiş olan bu kadınlar, dilini bilmedikleri bir ülkede yaşam mücadelesine başlıyorlar.

Okumuş, meslek sahibi olanlar işsizlikle karşı karşıya kalıyor. Okumamış, çalışmamış olanlar da kadınlık rollerini burada da devam ettirmeye çalışıyor.

Çocuğa bakıyor, evin ve eşin ihtiyaçlarını karşılamaya çalışıyor. Sokağa çıkmaya çoğu zaman cesaret edemiyor belki. 
.
        
   
Eş ise erkeklik, aile reisliği ve babalık rollerini burada da üstlenmeye çalışıyor. 

Dil bilmese, çalışma izni olmasa da para kazanmak için dışarı çıkıyor.

Çalışabilirse, emeğinin karşılığı olandan çok daha az aldığı parayla evini geçindirmeye çalışıyor. Mülteci erkeğin omuzlarına apayrı bir yük yüklenmiş oluyor.

Ülkesinde bir mesleği, bir işi olan ve ailesini iyi kötü geçindirebilen erkek, burada ailenin ve evin ihtiyaçlarını yeterince karşılayamamakla birlikte kendisini eşi ve çocukları karşısında güçsüz ve engellenmiş hissedebiliyor. 
.
      

Türkiye’de kalış süresinin belirsiz olması da ayrı bir strese neden oluyor mültecilerde.

Büyüyen ekonomik ve sosyal problemlerin neden olduğu stresin erkeklerde en kolay yansıtıldığı kişi kuşkusuz eşleri oluyor.

Erkek, Türkiye’deki uzun bekleyişin sıkıntısını kadından çıkarabiliyor ve geldiği kültürde zaten ezilen kadına bu stres fiziksel, ekonomik, psikolojik ya da cinsel şiddet olarak iki kat fazlasıyla geri dönebiliyor.

Kadın ise bu şiddet karşısında, yabancısı olduğu bir ülkede ve yalnız başınayken susmak zorunda kalabiliyor. 
.
       

Tüm zorluklara karşın eşinden ayrılmayı düşünse dahi, dosyaları eşiyle birlikte olduğu için başka ülkeye gidebilme umudu tehlikeye girmesin diye, kendisini gördüğü baskı ve şiddete katlanmak zorunda hissedebiliyor.

BAĞIMLILIĞIN YARATTIĞI KISIR DÖNGÜ

Bir şekilde evden dışarı çıkabilen, çalışmak zorunda kalan erkek, günlük ihtiyaçlarını karşılayabilmek için de olsa yaşadığı ülkenin dilini öğrenmek zorunda kalıyorken, evde çocuk bakımıyla uğraşan ve genellikle yaşadıkları semtteki yerel halk tarafından dışlanan "yerel halkın mülteciler hakkındaki yanlış bilgileri ya da ülkelerinden ayrılış sebepleri gibi birçok faktör var bu durumu etkileyen" kadın mültecilerse eve kapanmak zorunda kalıyor ve bu durumda dil öğrenmeleri de güçleşiyor. 
.
        

Kadının eve kapanması durumu kocaya olan bağımlılığını da artırıyor ve bu durum bir kısır döngüye dönüşebiliyor.

Elbette mülteciliğin yaşam koşulları ve stresi erkekle aynı düzeyde kadını da etkiliyor.

Bekleyişin, ekonomik ve sosyal problemlerin sıkıntısını kadına yönelten erkeğin uyguladığı şiddet, kadında, kadının çocuklarına uyguladığı şiddete dönüşüyor.

Birçok kadın mülteci, artık çocukların yaptığı en küçük şeylerin bile kendilerini rahatsız ettiğini ve çocuklarına tahammüllerinin kalmadığını ve onlara bağırdıklarını bazen de dövdüklerini ifade ediyor. 
.
        

Bunun yanında birçoğu, çocuklarının okulundan geri kalmasının "çocukların bazıları Türkiye’de okula gidiyor bazılarıysa farklı sebeplerden ötürü gitmiyor" sebebi olarak kendilerini, yani ülkelerinden ayrılmış olmayı görebiliyor ve çocuklarının geleceğini mahvettiklerini düşünerek suçluluk duygusuna kapılabiliyor.

YALNIZ MÜLTECİ KADINLAR HAYATA NASIL TUTUNUYOR?

Yalnız bir kadın mültecinin örneğin kalacak bir yer bulması bir mülteci aileden daha sıkıntılı oluyor:

Yalnız bir kadının kirayı ödeyebileceğine dair güvensizlik çoğu ev sahibinin evlerini kadınlara kiraya vermek istememesine yol açıyor.

Benzer şekilde iş bulmak erkekler kadar kolay olmuyor, bulunan işlerde erkeklerden daha az ücretlere çalışmak zorunda kalabiliyorlar, çocukları varsa çalıştıkları sürede çocuklarını bırakabilecekleri bir yer bulamıyorlar. 
.
     

Diyelim ki barınma ve çalışma gibi temel sorunlarla başa çıkabildiler, kendilerini güvende hissedebiliyorlar mı? 
          
Yalnız kadın mülteciler genellikle hayatlarındaki eril şiddetten kaçarak Türkiye’ye gelmiş oluyorlar, bu nedenle Türkiye’de de benzer bir şiddete maruz kalma kaygısı onları çoğu zaman sokağa çıkmaktan ve sosyalleşmekten alıkoyuyor.

Üstelik kaygılarının yersiz olmadığını çok kısa sürede deneyimliyorlar. 

Ülkemizdeki yabancı kadın algısı malum:

Bir yandan popüler kültür ürünlerinde, örneğin dizilerde, yabancı kadınlar yoğunlaştırılmış bir cinselliğin ve fantastik bir kötücüllüğün temsilcisi oluyor, diğer yandan Türkiye’deki her yabancı kadının varlığı Sovyetler’in çöküşü sonrasında hayatlarını Türkiye’de fuhuş yaparak kazanan/kazanmak zorunda bırakılan ‘Nataşa’lara referansla anlamlandırılıyor. 
.
      

Farklı bir kaş şekli ya da az bir makyaj bazen ahlaksızlığın işareti ama her zaman kendinden menkul bir davet olarak okunuyor.

Böylece ‘yerli’ erkek yabancı kadınla dik dik bakmak ya da yolda takip etmek gibi ‘alışıldık’ tacizlerden eşini kaybetmiş orta yaşlı/yaşlı erkeklerin ayaküstü evlendirme programına katılmış gibi ilk görüşte evlilik teklifinde bulunmalarına uzanan bir çeşitlilikle ilişkileniyor.
.
        

Yalnız mülteci kadın elbette sadece ‘yerli’ erkeklerle mücadele etmek zorunda kalmıyor, kendisiyle aynı ülkeden gelenler de kimi zaman bir kadının tek başına böyle bir yolculuğa çıkmış olmasını, muhtemelen kocasını bırakmış olmasını ayıplayabiliyor.

Yalnız mülteci kadının kendi ülkesinden gelenlerce dışlanması onun Türkiye’de sahip olabileceği tek gerçek dayanışma ve destek ağından da mahrum kalması anlamına geliyor. 
.
    

Böyle bir dışlanmaya maruz kalmış yalnız mülteci kadın bir de ‘yerli’ erkeğin onun varlığını sadece cinsellik üzerinden açıklamaya çalışan bakışıyla karşılaşınca, kaçtığını sandığı eril iktidar katmerleniyor.

KAÇTIKLARI ROLLERE  BÜRÜNME ZORUNLULUĞU

İltica nedenleri, yalnız olup olmadıkları, cinsel yönelimleri mülteci kadınların sıkıntılarını birbirinden farklılaştırsa da temelde Türkiye’de yaşadıkları, kaçmaya çalıştıkları çeşitli şiddetleri devam ettiriyor hatta pekiştiriyor.

Bunu en net deneyimleyen trans kadınlar ve basmakalıp tabirle ‘butch’ lezbiyenler. 

Her iki grup da topluma bir tehdit olarak algılanıp çıplak nefret ve şiddet gösterilerine maruz kalıyor, trans kadınlar ‘doğal’ fahişeler olarak görülüp bu rolün reddedilmesi anlamlandırılamazken ‘butch’ lezbiyenler, örneğin iş ararken, kadın olduklarını gizlemek zorunda kalıyor.

 Başka bir açıdan, ülkelerinden kadına eşit eğitim imkanı sağlanmadığı için kaçan, daha iyi bir eğitime erişmek isteyen genç kadınlar Türkiye’de okula gidemedikleri her sene bu hayallerinden uzaklaşıp tam da kaçtıkları kadınlık rolüne bürünmek durumuna düşüyor.

Bu örnekleri ‘uç örnekler’ olarak yaftalayıp göz ardı etmeye hazır olanlar için hemen belirtmeliyiz ki ‘kutsal’ ailesiyle ülkemize sığınan kadınların penceresinden de farklı bir manzara görülmüyor.

KADIN MÜCADELESİNİN MÜTTEFİKLERİ: MÜLTECİ KADINLAR

Yalnız olsun, eşiyle birlikte olsun, heteroseksüel olsun eş cinsel olsun, çocuklu ya da çocuksuz olsun Türkiye’de mülteci kadınlar bir yandan ‘yerli’ kadınların gündelik olarak içinde yaşadıkları kadına karşı şiddet ikliminin içine düşüyor, onun bir parçası oluyor.

Diğer yandan yabancılıklarıyla ilişkilendirilen farklı cinsel beklentileri ve algıları savuşturmak zorunda kalıyor.

Bu nedenle mülteci kadınlar yabancılığın kadına nasıl ek yükler bindirdiğini sorgulayan ve yabancı düşmanlığına karşı duran ortak bir kadın mücadelesinin kendiliğinden müttefikleri. 
.
       

Ancak bunun ötesinde mülteci kadınların deneyimleri şu yakıcı soruyu sorduruyor:

Türkiye’de iltica başvurusu sonucu beklemek, kocaya, erkeğe, heteronormativiteye olan bağımlılığı artıran, bu bağımlılığı normalleştiren bir süreç olmaktan nasıl kurtulur?


Bu büyük soruya kısmi bazı cevaplar verilebilir ama hazır bir reçetesi yok. 

Asıl çözümü mültecileri de içine alacak şekilde genişlemesiyle birlikte Türkiyeli kadın mücadelesi üretecek.

BİR OLUMLU ADIM İKİ OLUMSUZ DÖNÜŞ


 Yalnız mülteci kadınların karşılaştığı sıkıntılarla ilgili hem uluslararası hem de ulusal aktörler duyarlı politikalar yürütmeye çalışıyor.

Örneğin ulusal düzlemde kadın konukevleri bir geçici çözüm olarak sunuluyor. 

Ancak bunlara erişimde zorluklar yaşanabiliyor.

Sayısı ve barınma kapasiteleri yetersiz olan konukevlerine yoğunluk nedeniyle, yalnız mülteci kadınlardan şiddet mağduru olanlar yerleşebiliyor.

Ancak buralarda verilen hizmetlerden, özellikle psikolojik rehabilitasyon hizmetinden, tercüman yokluğu dolayısıyla yeterince yararlanılamayabiliyor.

Böyle durumlarda kadın konukevleri bir barınak olmanın ötesindeki işlevlerini mülteci kadınlar için yerine getirememiş oluyor.

BMMYK ise yalnız kadınları hassas mülteci grupları arasında sayıyor ve onların özel ihtiyaçlarının savunuculuğunu yapıyor. 
.
        

Ancak bu durumun da mülteciyi mülteciyle karşı karşıya getiren iki ironik sonucu oluyor:

Birincisi, yalnız kadının uğradığı ve uğrayabileceği eril şiddetin görünür kılınması, aile içindeki kadının aynı şiddetin farklı bir biçimine maruz kalmasını görünmez kılmasa bile ikinci plana atabiliyor.

İkincisi, yalnız erkek mülteciler BMMYK’nin yalnız kadın mültecileri daha hızlı üçüncü ülkelere yerleştirdiği algısıyla haksızlığa uğradıklarını düşünmeye başlıyor ve yalnız kadın mültecilere karşı tavır almaya başlıyor.

Haber Kaynağım :
Evrensel gazetesi muhabir gazetecileri Aslı İkizoğlu Erensü / Ezgi Aksoy haber yazısıdır.
http://www.evrensel.net/