Bugüne kadar fantastik edebiyatta yayınlanmış birçok eserde, kahramanların erkek olması, yaşadığımız dünyanın ataerkil düzeninin bir sonucuydu sanırım. Uzunca bir süre, kadın kahramanlar öykülerde, eğer güzellerse baştan çıkarıcı fettanlıkları, çirkinlerse insanı felaketlere sürükleyen büyüleri ile yer bulabildiler.
Ya da uğruna savaşılan bir kadındı fakat, savaşanlar hep erkekti.
Üstelik yazarları kadınlar olan eserlerde de durum böyleydi. Anne Rice’ın Lestat’ı, Ursula K.Leguin’in Ged’ini hatırlayalım.
Tolkien’in unutulmaz eseri Yüzüklerin Efendisinde, Elf Kraliçesi dışında göze çarpan başka kadın karakter hatırlamıyorum. Yine de Tolkien’in bir savaş yolculuğu anlattığını düşünürsek, kadınların ikinci planda kalmasını anlayabiliriz. Batı edebiyatından doğuya gelirsek, özellikle masallarda, örneğin Dede Korkut hikayelerinde, hep at üzerinde, güçlü kadın kahramanlar görürüz.
Bu, bir zamanların anaerkil düzenine göndermedir.
Bir de son dönem eserlere bakalım; kadın yazarların kadının gücünü keşfettiği son on yıla…
P.C Cast’ın Tanrıça Serisi, Stephenie Meyer’in Bella’sı, Suzanne Colins’in Açlık Oyunları’ndan hatırlayacağınız Katniss’i!
Bu durum, fantastik edebiyatta aşkı geri plana atan erkek yazarlara verilmiş iyi bir cevaptır aynı zamanda.
Aşkın fantastik kurguda işi olmadığına inananların sonunu getirecek bir akım, belki de… Ben de 2010 yılında ilki yayınlanan Günebakan Üçlemesi - Siyah Nefes’te 18 yaşında sıradan bir genç kızı, Nil’i anlatmayı bu nedenle tercih etmiştim. Genç bir kızın yüreği, aşkla tanışırsa eğer, göze alamayacağı hiçbir tehlike yoktur çünkü. Yine de kitap kapaklarında okurlara bir uyarı olarak, Günebakan Üçlemesinin bir fantastik-aşk öyküsü olduğunu belirtmeyi ihmal etmedik.
Sanırım Alacakaranlık’ın Bella’sı da buna en iyi örneklerden biridir. En zayıf halka olan Bella’nın serinin son kitabı Şakak Vakti’ndeki keskin dönüşümü bunun ispatıdır.
Çizgi romanlarda kadın karakterler hep seksapelleri ile ön planda olmuştur.
Güçlü, kılıç kuşanan kadın kahramanların ilk öncüsü, Robert E. Howard’ın 1934 tarihli, Akbabanın Gölgesi ile karşımıza çıkan Red Sonja’sıdır (Kızıl Sonya). Erkek bakış açısıyla giyinip kuşandırılmış Sonya, kadın okurdan ziyade erkek okurun fantezilerine hizmet etmektedir bana kalırsa.
Kadının gücünü ilk keşfeden serilerden biri de, Laurell K. Hamilton’ın ilki 1993 yılında çıkan, 24 yaşındaki Anita Blake, Bir Vampir Avcısı serisidir.
Kadın karakterler, prenslerini bekleyen pasif konumlarını artık bırakmışlar, kuleden sarkıttıkları saçlarını kesmişler ve günümüz dünyasında yarattıkları eşitlikçi anlayışı romanlara taşımışlardır.
Yıllardır ezberlediğimiz masallara farklı bakış açıları kazandıran filmlerin çekilmesi boşa değildir.
Pamuk Prens ve Avcı’yı düşünelim. Bizim saf, eteklerini savura savura gezen Pamuk Prenses gitmiş, yerine bir savaşı yönetebilecek kudrette, kararlı, kendinden emin bir kadın gelmiştir. Artık kadınlar beyaz atlı prenslerini beklemekten sıkılmış, onları bulmak için kendilerini yollara vurmuşlardır.
Kadınlar artık yönetilmekten bıkmış, yönetmeye ve kendi hayatları hakkında söz sahibi olmaya karar vermişlerdir.
Aslında kadın yazarların kendi yaşamlarında kazandıkları haklar, yarattıkları kadın karakterlere yansımıştır.
Ayrıca okur profilinde sayı üstünlüğünü elinde bulunduran kadınlara, erkeklerin kahramanlıklarını okumak artık pek de cazip gelmemektedir.
Eğer fantastik edebiyat, olağanüstünün hakim olduğu bir kurguya sahip ise, erkek egemen dünyada kendi olmayı başaran kadınların, romanlarda hak ettikleri onurlu yeri almalarından daha doğal bir şey olamaz. Haber Kaynağım :
Bu makale Gülşah Elikbank tarafından yazılmıştır.
www.fabisad.com
Barış Müstecaplıoğlu editörlüğünde,
FABİSAD Blog
http://blog.radikal.com.tr/