Halifelik Nedir?
3
Mart 2012 Hilafetin ve Halifeliğin kaldırılışının 88. yıldönümüdür. Bu
vesile ile halifelik, bazı ilginç halifeler, halifeliğin kaldırılması
konularını irdeleyeceğiz.
Halife sözcüğü Arapça kökenli bir sözcük olup İslam Peygamberinin dünya işlerindeki vekilliğini anlatır.
Dincilikten nemalanmaya çalışan, dincilik yarışına giren AKP-RTE
iktidarının biraz da kulağına haykırmak için, Hilafetin veya Halifeliğin
çağdaş bir topluma yakışmadığını, İslam dünyasına nasıl bir bela,
felaket getirdiğini anlatarak;
Atatürk’ün Türk aydınlanmasının en önemli
halkalarından biri olan halifeliğin kaldırmasının isabet ve önemini
ilginç örnekleriyle sunmak istiyorum.
Bu yazımızda İslam dünyasındaki halifeleri sıraladıktan sonra, sizi
bilmem ama ben derlerken hayretler içinde kaldığım bazı halifelerin
ilginç hem de iğrenç yaşamlarına yer vereceğim; “demek böyle halifeler de varmış” diye şaşacağınız bazı tuhaf halifelerin yaşantısını aktaracağız.
AKP nin himayesinde hilafet özentilerinin, laiklik düşmanlarının, din
tüccarlarının palazlandığı günümüzde, bazı ahlaksız, cahil halifelerden
örnekler vererek okuyucuya ibretle heyecan vermek istedik, halifeliğin
hiç de gerekli olmadığını vurgulamak istedik.
Bu nedenle hilafetin
kaldırılması, Cumhuriyet Devrimlerinin, Türk aydınlanmasının en büyük,
en önemli halkalarından biri idi şüphesiz. “Halife” kimdir? Hz. Muhammed’in vefatından (632) sonra onun “vekili” olarak Müslümanların imamlığını, kılavuzluğunu ve Şeriatın koruyuculuğunu üstlenen kişi demektir.
İslam’da “din-devlet-hukuk”
anlayışının bağdaştırılması nedeniyle, ilk halifeler, genellikle devlet
başkanlığını veya yetkilerini de üstlenmişlerdir.
DÖRT HALİFE VE SONRASI, HALİFE GEREKLİ Mİ İDİ
Devlet dedikse, o zamanki güçlü üç beş bedevi obasının birlikte
yaşaması, birlikte geleneğini yürütmesi şeklindeki anlayış ve
topluluktu.
Bu anlayışı, ilk olarak uygulamalı şekilde ortaya koyan, böylece
anlayışı ve geleneği başlatan da Hz. Muhammed’in bizzat kendisi
olmuştur.
Hz. Muhammed, “din ve devlet” işlerini birlikte yürütmüş, bu
nedenle de devlet başkanlığı yetkilerini elinde bulundurmuştur.
Dört Halife Devri İslam’ın en mutlu yılları diye söylense de, Halife
seçimindeki kıskançlık ve çekememezlik yüzünden oldukça çekişmeler
olmuş, Ebubekir (632-634) dışındaki dört Halife’den üçü, Ömer I
(634-644), Osman (644-656), Ali (656-661 hem de camide) katledilerek
öldürülmüşler.
Hz.Peygamber “halifelik benden sonra otuz yıldır, ondan sonra ısırıcı sultanlık olur”demiştir.
Gerçekten de İslâm’ın olgun devri olan Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz.
Osman ve Hz. Ali zamanından sonra halifelik kurumu bozulmaya yüz
tutmuştur. Halifelik babadan oğula geçmeye başlamış ve Müslümanlar
arasında taht kavgalarına neden olmuştur.
Şam’da yerleşen halifelik, Emevîler’den sonra 750 yıllarında Bağdat’ta Abbasî hanedanı eline geçmiştir.
Şam’da yerleşen halifelik, Emevîler’den sonra 750 yıllarında Bağdat’ta Abbasî hanedanı eline geçmiştir.
Bağdat’ta Abbasîler Halife
iken, Mısır’da 909’da Fatımîler Devleti kurulmuş ve başka bir halifelik
doğmuştur. Endülüs’te de Abdurrahman III, 929’da halifeliğini ilân
etmiştir.
Çeşitli ülkelerde başka başka halifeler hüküm sürmüştür.
Halifelik sorunu Cemel Olayı’nda ve Sıffîn Savaşı’nda pek çok
Müslüman’ın kanının akmasına neden olmuştur.
Bu yazımızla, Halifeliğin (bir din kuruluşunun) tarihi örneklerde görüldüğü gibi devlet için bazen ne kadar tehlikeli, nice çekişme ve kavgalara neden olduğunu örneklerle açıklamak, Atatürk’ün halifeliği kaldırmakla ne kadar isabetli bir iş yaptığını vurgulamaktır.
Bu yazımızla, Halifeliğin (bir din kuruluşunun) tarihi örneklerde görüldüğü gibi devlet için bazen ne kadar tehlikeli, nice çekişme ve kavgalara neden olduğunu örneklerle açıklamak, Atatürk’ün halifeliği kaldırmakla ne kadar isabetli bir iş yaptığını vurgulamaktır.
Halifelerin, tarih boyunca toplumların inançlarını ve ekonomik
birikimlerini sömürdüklerini, örneklerle sunmak istedik.
İslam dünyasında aynı sömürü nasılsa, Orta Çağ Avrupa’sında da, hem
katmerlisi devam etmiş, toplumları din adına papaların, papazların bilim
adamlarına nasıl zulüm yaptıklarını tarih kitaplarından biliyoruz.
İslam dünyasında kanlı kinli bir Kerbelâ olayı bile, devlet
yönetiminde hilafet gibi dinsel makamın gerekli olmadığının acı örneğini
göstermektedir.
Osmanlı Aydınları Fransız İhtilâlı’nı “Fransız menşeili (kökenli) olan frengi hastalığı” diye niteliyorlar yani kötülüyorlardı. (O sıra frengi hastalığı da yaygın ve çaresizdi).
Osmanlı Aydınlarından Ahmet Cevdet Paşa, kendi adı ile anılan
tarihinde, insanlığın aydınlanmasında en büyük etkisi olan Fransız
İhtilalını kötülerken, İslâm Devleti ve hilâfeti şöyle savunuyor ve
şunları söylüyordu:
“İslâm hükümeti ise hilâfet ve saltanatı
toplamış olan ve Müslümanların imamı olan İslâm Padişahı, Şeriatın
koruyucusu olduğundan, hamdolsun her türlü tehliken uzaktır”…
“İslâm hükümeti ise hilâfet ve saltanatı
toplamış olan ve Müslümanların imamı olan İslâm Padişahı, Şeriatın
koruyucusu olduğundan, hamdolsun her türlü tehliken uzaktır”…
Acaba gerçekten böylemi idi, padişah olan halife gerçekten devleti
koruyabilmiş miydi?
İhtilâlı yaşamış Fransa mı, Osmanlı mı kötüye gidiyordu?
Hangi rejim, yönetim ülkesini aydınlığa götürdü?
Hurafeden arınarak, bilim ve insan haklarına değer veren uluslar, çağdaş dünyada üstün yerlerini almışlar; bilime ilgisiz kalan Osmanlı da 1923 Cumhuriyet aydınlanmasına kadar yıkılışını sürdürmüştür.
İhtilâlı yaşamış Fransa mı, Osmanlı mı kötüye gidiyordu?
Hangi rejim, yönetim ülkesini aydınlığa götürdü?
Hurafeden arınarak, bilim ve insan haklarına değer veren uluslar, çağdaş dünyada üstün yerlerini almışlar; bilime ilgisiz kalan Osmanlı da 1923 Cumhuriyet aydınlanmasına kadar yıkılışını sürdürmüştür.
Halifelik, başlangıcında da, sonunda da, İslam dünyası için sorun
olmuş; hele yine Halifelik davasından çıkan İslam Tarihi’nde, acısı
yüzyıllar süren, acısını Müslümanların günümüzde bile yaşamakta olduğu
Kerbelâ olayı denilen katliam yaşanmış, Hz.Peygamberin torunu Hüseyin ve
öteki yakınları katledilmiştir.
Emevi Devletinin kurucusu Muaviyenin oğlu I. Yezidin halifeliğini ilan
etmesi üzerine, Küfe şehri halkı buna karşı gelmiş ve Hz. Âli’nin oğlu
Hüseyin’i halife yapmak üzere Kufe’ye çağırmışlardı.
Yezid’in
halifeliğine karşı çıkan Hüseyin, akraba ve adamlarıyla birlikte Kufe’ye
gitmek için Medine’den hareket etti.
Yezid, Kufe ve Basra Valisi
Ubeydullah’ı, Hüseyin’le onu izleyenleri cezalandırmakla görevlendirdi.
Ubeydullah da, Irak’a doğru ilerleyen Hüseyin’le beraberindekilerin
üzerine Rey valisi atadığı Ömer bin Sadı gönderdi.
Güçlerin denk olmadığını kestiren Hüseyin, beraberindekilere Medine’ye dönmeyi önerdi. Fakat onu izleyenler kararlıydılar. Dönmektense ölmeyi seçtiklerini, bildirdiler.
Gene de ayrılanlar oldu ve Hüseyin yanında
kalanlarla yola devam etti. Fırat kıyısında, Ninova yöresindeki
Kerbela’ya ulaştılar.
Hüseyin ve beraberindekiler, burada Ömer bin Sadin 4000 kişilik ordusuyla karşılaştılar. Hz. Âli’nin oğlu Hüseyin,
Ömer bin Sada
Kufe’lilerin çağırışı üzerine geldiğini açıkladı. Ancak Kufe’liler
istemezse geri dönecekti. Ömer, Hüseyin’in açıklamasını Ubeydullah’a
bildirdi. Ondan akıl danıştı.
Yezidin yakın adamı Ubeydullah kararlıydı. Ömer’e, Hüseyin ve beraberindekilerin susuz kalmaları için ne yapmak gerekiyorsa yapılmasını buyurdu.
Böylelikle, Hüseyin’in kayıtsız şartsız teslim
olmasını sağlamak amacındaydı. Ubeydullah’ın buyruğu, Ömer bin Sad’a 9
Muharrem günü ulaşmıştı.
Ertesi gün, 10 Muharrem 780 tarihinde, Hüseyin konakladıkları çadırların arasına çukurlar kazdırdı.
Beraberindekileri savaş düzenine soktu.
Kadınlar ve çocuklarla helalleşti. Sonra atına binip Ömer bin Sadin
saflarına doğru ilerledi. İyi niyetli, içtenlikle dolu konuşması hiçbir
etki yapmadı.
Ömer bin Sad, Übeydullah’tan korkuyordu. Böylece, teke tek
çarpışma başladı. Teke tek çarpışmada Ömer’in adamları çok kayıp
verdiler. Durumu gören Ömer Bin Sad toplu saldırı emrini verdi.
Sayıca
azlık olan Hüseyin tarafı yiğitçe dayandıysa da, çok geçmeden birkaç
kişi kaldı. En sonunda 33 mızrak ve 34 kılıç yarası alan Hüseyin de
şehit düşmüştü. Hüseyin’in tarafında 72, Ömer’in ordusundan 88 kişi
ölmüştü.
Ömer bin Sad’ın adamları çadırlara saldırdılar. Yağmaya giriştiler.
Kadınları tutsak aldılar. Olay büyük tepkiler yarattı. Asıl kışkırtıcı
Yezid, bu olaydan sonra muhaliflerine karşı çok sert davrandı. Medine’yi
üç gün yağma ettirdi.
Mekke’yi kuşattı ve mancınıkla taş yağdırdı.
Bütün bunlardan dolayı İslam tarihinde çok kötü bir ün kazanmış oldu. O
tarihten beri, Şiiler 10 Muharrem günü Hüseyin’in yasını tutar, zamanla
silinmeyen acılarını açığa vururlar.
Görüldüğü gibi, daha ilk yıllarda bile halifelik İslam tarihine
yüzyıllarca unutulmayan acılar getirmiştir. İlk dört halifeden sonra
“Halifelik”, ilkin Emeviler’e, onlardan da Abbasiler’e geçmiştir.
Bu
arada, Mısır’daki Fatımi sultanları da “Halife” unvanını
kullanmışlardır. Bunun yanı sıra, aynı zamanda birbirine paralel olarak
Bağdat’ta, Mısır’da ve İspanya’da üç ayrı halifenin bulunduğu dönemler
de olmuştur.
DÖRT HALİFE’DEN SONRAKİ HALİFELER:
Emeviler Dönemi (Yönetim Yeri: Şam)
Muaviye I (661-680)
Yezid I (680-683)
Abd ul-Melik (685-705)
Velid I (705-715)
Ömer II (717-720)
Hisham (724-743)
Velid II (743-744)
Mervan II (745-750)
Abbasiler Dönem (Yönetim Yeri: Bağdad)
el-Saffah (750-754)
el-Mansur (754-775)
el-Mehdi(775-785)
Harun Reşit (785-809)
el-Emin (809-813)
el-Ma’mun (813-833)
el-Mu’tasim (833-847)
el-Mu’tawakkil (847-861)
el-Mu’tamid (870-892)
el-Mu’tadid (892-902)
el-Muktedir (908-932)
el-Kehir (932-934)
el-Mutakki (940-944)
el-Mustakfi (944-946)
el-Muti’ (946-974)
el-Kadir (991-1031)
el-Hakim (1009-1020)
el-Mustasım (1242-1258)
Memlükler Dönemi (Yeri Yeri: Kahire)
Aybek(1258-)
Kutuz(-)
Baybars(-)
Kalavun Mütevekki Alallah (- 1517)
10. Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim 1517’de Mısır’ı fethedince, Mısır’dan
dönerken Abbasi Halifesi el Mütevekkil Alallah’ı da beraberinde
getirmiş, Mütevekkil daha sonra halifeliği kendisine devretmiştir.
Bu
devir için Ayasofya Camii’nde el Mütevekkil’in de katıldığı bir törenle
kutsal emanetler ve halifelik Osmanlı Padişahı 1. Selim’e
devredilmiştir.
Mısır Seferi sonucunda kutsal topraklar Osmanlı hâkimiyetine girmişti.
6 Temmuz 1517′de Kutsal Emanetler denilen ve aralarında Peygamber‘in hırkası, dişi, sancağı ve kılıcı da bulunan eşyaları, Hicaz‘dan Yavuz Sultan Selim’e gönderilmiştir.
Böylece 29 Ağustos 1516′da hilafet Abbasi soyundan Osmanlı soyuna geçmiştir.
Yavuz Sultan Selim ve ondan sonra gelen bütün padişahlar “Halife”
unvanını da almışlar, Cumhuriyete kadar devam eden hilafet makamında,
aşağıda bir kısmına yer verdiğimiz gibi, bazıları deli, olmak üzere,
birbirinden ilginç padişah halifeler olmuştur.
Kişinin kardeşini, çocuklarını öldürmesi her dinde büyük günahlardan
sayılır.
Bakınız, bütün dünyadaki Müslümanların ve de Osmanlının Birinci
Halifesi Yavuz Sultan Selim, nice vezirleri, on binlerce Alevi’yi
katletmesi bir yana, daha önce ölen kardeşleri Şehinşah, Alemşah, ve
Mahmut’un oğulları olan Mehmet, Musa, Emin, Orhan’ı boğdurttu.
Sonra
büyük ağabeyi Korkut’un saltanat isteği olup olmadığını kontrol etti. Bu
isteğin varlığını hissettiği an, onu da katlettirdi (1512), Şehzade
Ahmet’i de boğdurdu.
İslam’ın Halifesi Yavuz Selim, taht için kardeşini, oğlunu, babasını
ve ailedeki tüm erkek çocukları katlettirdi.
Ehli Beytin Kerbela’da
katledilmeleri dışında, öteki halifelerin çocuklarını, kardeşlerini güya
hilafet makamının güvenliği için katlettiklerini bilmiyoruz.
Ancak
sonuç olarak şunu söyleye biriz ki, Mustafa Kemal Atatürk’ün halifeliği
kaldırmasındaki isabeti, bu halife örnekleri ile daha iyi anlıyoruz.
Yavuz Sultan Selim’den Vahidettin’e kadar Osmanlı’da 28 halife
padişah olmuş ve en son padişah olmadığı halde TBMM Hükümetince Osmanlı
sülalesinden Abdülmecit 18 Kasım 1922′de halife seçmiş, “Halife”
unvanını taşımıştır.
Abdulmecit’ten önceki son Halife Padişah Vahdettin İngilizlerle
işbirliği yapması üzerine saltanatla hilâfet ayrılmıştır. Son padişah
Vahdettin de 17 XI 1922’de bir İngiliz gemisine binerek kaçmıştır.
Halifeliğin kaldırılması devletin laikleştirilmesi yolunda yapılmış siyasî bir devrimdir.
Osmanlılar Dönemi (Yönetim Yeri: İstanbul)
Yavuz Sultan Selim (1517-1574)
Ibrahim I. (1640-1648)
Mehmed IV. (1648-1687)
Süleyman II. (1687-1691)
Ahmed II. (1691-1695)
Mustafa II. (1695-1703)
Ahmed III. (1703-1730)
Mahmud I. (1730-1754)
Osman III. (1754-1757)
Mustafa III. (1757-1774)
Abdülhamid I. (1774-1789)
Selim III. (1789-1807)
Mustafa IV. (1807-1808)
Mahmud II. (1808-1839)
Abdülmecid I. (1839-1861)
Abdülaziz I. (1861-1876)
Murat V. (1876)
Abdülhamid II. (1876-1909)
Mehmed V. Resad (1909-1918)
Mehmed VI. Vahdettin (1918-1922, 17 Kasım 1922’de yurtdışına kaçtı).
Halife Abdulmecid’le 1924 de hilafet kaldırıldı. TBMM tarafından halife seçildi;
Hilafet’in kaldırılmasıyla yurt dışına gönderildi; 23 Ağustos 1944’te Paris, Fransa‘da sürgünde öldü.
Son Halife Abdülmecit, TC ine meydan okurcasına yazdığı yazılarda imzasını Halife i Müslimin ve Hadüm ül Haremeyn sözlerine ekleme ile Abdülaziz han olarak atmaya başladı.
İslam âlemi içinde hazırladığı beyannamenin altına İstanbul yerine Dar ül Hilafe yazmak için ısrar edip Cuma selamlığına Fatih’in kıyafeti ve başında sarıkla çıkmak istedi.
Yeniden törenler düzenlemeye, demeçler vermeye, bazı İslam ülkelerinin kendisine bağlılık bildirmeleri üstüne, Dünyası’nın
siyasi bir önderi gibi davranmaya başlamıştı.
Laik devlette ileride
sorun çıkaracağı Abdülmecit’in davranışlarından belli olan bu gereksiz
dinsel makamın mutlak kaldırılması gerekiyordu.
HALİFE YERYÜZÜNDE ALLHIN GÖLGESİ Mİ İDİ.
Yeryüzündeki bütün Müslümanların Halifesi olan Osmanlı Hükümdarları “zıllullâhi fi’l-âlem”dirler… Allah’ın yeryüzündeki gölgesi, halifesi, nâibi, vekilidirler”
diye anılırmış.
Topluma, insanlara kendilerini böyle tanıtan Osmanlı
Halifeleri, tebaasını-halkını da “kul” olarak görüyorlarmış. Dinsel
tabiri ile “Allah’a şirk koşmaktan” pek farkı olmayan bu tanrısal gücü
acaba Tanrıdan mı alıyorlardı?
Halifeliğin bütün Müslümanlar arasında birleştirici bir unsur
olması gerekirken, ayırımcılık yaratmış, Kerbelâ olayında olduğu gibi
acılara, felaketlere neden olmuş.
Çoğu zaman birkaç yerde birden hilafet
görülmüştü. Örneğin, Osmanlı’nın hilafetini bazı devletler tanımamış
kendi halifeliklerini ilan etmişlerdir.
Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı işgali ile zorla getirdiği bu dinsel
unvanı, Osmanlı toplumunda Cumhuriyete kadar, bazen çocuk, deli
padişahların şahsında anılır olundu.
Gerek Araplarda, gerek bizdeki bazı
halifelerin öylesine anormal halleri vardı ki, asla Müslümanlıkla
bağdaşmayan sapkın yaşantı içinde idiler.
Aşağıda bir müftünün yazdığı kaynaktan aldığımız acayip halifelere
bir bakın, Müslümanların güya önderleri, halifeler dini makamı
kullanarak neler yapıyorlarmış. Okuyun da, hilafeti, halifeliği kaldıran
Atatürk ve Cumhuriyetimizin kurucu öteki büyüklerine bin rahmet okuyun.
HALİFE VELİD
Velid (705-715), Emevi Hükümdarı ve Halifesidir. Velid, tarihte
örneği çok az görülmüş, sapık ve zalim insanlardan biridir.
Hicrî 90
yılında Şam’da doğmuştur. Peygamber sülâlesinden Hz.Hasan, Hz.Hüseyin’i
katleden, yarattıkları Kerbelâ olayı ile tüm İslâm Tarihine acıları,
husumeti sokan sülâleden Yezit’in oğludur.
Babası, Yezit Abdülmelik,
anası meşhur zalim Haccac’ın kız kardeşi ve gene onun kadar zalim olan
Irak Valisi Yusuf Sakafi’nin kızıdır.
Babası Yezit tarafından veliaht tayin edildiği için, Hizam öldüğünde yerine Hicri 125 senesinde kendisine biat edilmiştir.
Halife Velid öylesine görülmemiş sapık ruhlu bir adamdı ki bir vakit
ezan okunurken, Halife Velid, cariyesi ile şarap içiyordu.
Kalktı,
cariyesi ile zina etti ve sonra da,“yemin olsun ki, bu gün namazı kimse kıldırmayacak, sen kıldıracaksın”,
dedi. Bunun üzerine cariye, halifenin elbisesini giydi.
Cünüp ve
sarhoş, yalpalayarak gitti ve cemaate imam oldu. Oysa Halifenin bir
görevi de, halka namaz kıldırmak, cemaate imam olmaktı. İslâm Tarihinde
kaç kadın imam olup, namaz kıldırdı, hem de sarhoş ve cünüp?
Velit bir gün, harem dairesine geçer. Haremde yetişkin kızı, dadısı
ile oturmaktadır. Velit hemen kızının üzerine çullanır ve zavallı öz
kızına tecavüz eder. Durumu dehşetle seyreden dadı:
“Bre senin yaptığın Mecusiliktir. Zira kızları ile evlenmeği mubah
gören onlardır”, deyince, ahlâksız Velid şu şiiri okur: (Kendisi aynı
zamanda şairdi)
“İnsanların kınanmasından korkan, eleminden ölür,
“Buna aldırmayan cesurlardır ki, hayattan zevk alır,”
Velid, bir gün eline Kuran-ı Kerim’i alır ve rastgele bir sayfa
açarak, “her sapık zalim helâk oldu” ayeti ile karşılaşır. Velid bu,
kaderin yüzüne vurduğu bu şamar karşısında pek kızar.
Aklınca Kuran’dan
intikam almaya kalkışır: “Beni alay ve tehdit mi ediyorsun” diye, Kuran’ı karşıya koyarak nişan alır. Defalarca ok ata ata kitabı parça parça eder ve şu şiiri okur:
“Sen her sapık zalimi tehdit mi ediyorsun?
“Al, işte benim o, cebbar anid”.
Yarın mahşerde Rabbin huzuruna vardığında,
De ki: “Beni okla parçaladı Velîd”.
Velid, Horasan’a vali tayin ettiği Nasr bin Seyyar’a emir göndererek
ne kadar güzel at ve doğan varsa toplanmasını, oyun ve çalgı aletleri,
altın, gümüş ibrikler yaptırmasını, bütün bunları ve Horasan’ın ileri
gelenlerini alıp, Şam’a gelmesini emretti. Anlaşılan, ulaşılmaz emeller,
zevkler içinde yoğrulmuş saltanatında değişik ahlaksız fantezilerle
sürdürmek istiyordu.
Velid’in sayısız zulüm ve ahlaksızlıkları kısa zamanda her tarafa
nefretle yayıldı. Halk buna dayanamaz hale geldi. Sonunda, babasının
diğer carilerinden kızları, yani kendi baba bir kız kardeşleri ile de
resmen evlenmesi, halkın sabrını taşırdı. Bütün Emevi halkı bu sapık,
İslâm’ın sözde Halifesi Velid’in hal’edimesinde birleşti. Halk topluca
isyan etti.
Sarayını kuşatan halk, şöyle bağırıyordu: “Ey İslâm’ın
Halifesi!.. Sen şarap içtin, kızına tecavüz ettin, kız kardeşinle
evlendin, bu suretle Allah’ın yasaklarını çiğnedin, onun emirlerini
küçümseyip onlara ve Kuran’a hakaret ettin”!
Kin ve nefret dolu
halk, sarayına girerek onu kılıç darbeleriyle parçaladılar; başını
kestiler, parçaladıkları yüzünü, kesilen yerleri diktiler ve başını bir
mızrağa geçirerek, yeni hükümdar Yezide gönderdiler. İşte İslam
Tarihinin bir halifesiböyleidi.
(II. Velid veya Velid bin Yezid on birinci Emeviler halifesidir. Amcası olan halife Hişam bin Abdülmelik‘in
743de ölmesi üzerine halife olmuştur. 743 ile 744 yıllarında iki ay
yirmi gün süren çok kısa bir dönem halifelik yaptıktan sonra şimdi
Ürdün’de bulunan bir kale etrafında yapılan bir savaşta ölmüştür. Yerine
halife olarak kuzeni III. Yezid geçmiştir ve o da çok kısa bir dönem halifelik yapmıştır).
Başbakan RTE’ nin “zulüm ile abad olunmaz” dediği gibi, tarihte
Halife Velid gibi zalimler zulümle abad olmaya çalışsalar da, sonunda
helak olup gittiler. Sıra öteki zalimlerde, faşistlerde olsa gerektir.
“Mülk-ü Süleyman kendine yar olmadı
Mülk burada ya Süleyman nerede”
EN KİBİRLİ, VAKARLI HALİFE MUSTAS’IM Dİ
Moğolların tekme, tokat, ayakkabı darbeleri ile katledilen Halife
Mustas’ım (1242-1258) öylesine kibirli ve gururlu idi ki, kendi zamanına
kadar gelmiş geçmiş halife, melik ve benzeri sultanlarda böylesi
görülmüş ve işitilmiş değildi.
Bu hali, sonunda onu böyle onur kırıcı
bir ölüme götürmüş ve aynı zamanda kendinden sonra gelecek sultan ve
hükümdarlara da iyi bir öğüt ve ibret örneği vermiştir.
Bu kadar gücü, varlığı varken, ne askerinden, ne de malından zerrece
imdat ve yardım görmedi. Sınır boylarında görev yapanlardan başka,
yalnız Bağdat’da kapıkulu olarak yüz yirmi dört bin adamı vardı.
Saraydaki hizmetçilerin çalışmalarını düzenlemekle görevli dört yüz
hizmetli bunuyordu. Bunlardan hiç biri halifenin halvet köşküne
giremezdi.
Köşkün girişindeki alanda kara bir taş konulmuş ve bir ufak
kapıcıktan halifenin kolu diye, bir yapma giysi kolu sarkıtılmış idi.
Halifenin elini öpmek için dört yandan gelen melik ve sultanlar, o atlas
kolluğu ziyaret edip onu öperler, Karataş Hacer-ül Esved gibi” överler
ve böylece ziyaret törenini tamamlarlardı. Büyüklük ve görkem
törenlerine çok önem verirdi.
Bir yere gideceği zaman iri bir ata biner,
başındaki siyah amamesinin sırma işlenmiş ucunu peçe gibi sarkıtarak
yüzünü örter, böylece yüzünün tam olarak görülmesine imkân bırakmazdı.
Halife bir yere gideceği zaman, bütün halk sokağa dökülürdü; o kadar
kalabalık olurdu ki, durup seyredecek yer bulunmazdı. Bu nedenle evlerin
kapı, baca ve pencereleri kira ile tutulurdu. Hatta çok kez bu kira
hesap edilmiş ve tutarının otuz bin altına eriştiği söylenmiştir.
Bu mağrur, kibirli Halife Mustas’ım, Abbasi Hanedanının otuz beşinci
kuşağından ve otuz yedinci halifedir.
Dokuz ataya kadar halifelik vazife
ile anılır. İbni Alkami’nin öğüt vermesi ile 656 seferinin dördüncü
Pazar günü (M.10.2,1258) Bağdat’tan çıkarak Hülagünün yanına gitmiştir.
Abbasilerin halifelikte kaldığı süre 508 yıldır; (Halifelik makamı,
Yavuz Selim’den Cumhuriyete kadar 405 yıl da Türk’lerde kaldı). Acaba
halifenin, vekilliğini yaptığı Peygamber bu kadar şatafatlı ve halkı bu
kadar hor görüyor muydu?
HALİFE MUTA’SIMIN TEKME TOKATLA ÖLDÜRÜLMESİ
….Hülagün Han Cuma günü Bağdat kentine girdiği zaman halifeye, “biz konuklarınız, bize layık ne varsa hazırla” dedi.
Bunun üzerine Halife Muta’sım, hazinelerinin kapılarını açtı ve en nefis giysileri hesapsız paraları getirtti.
Hülagü, “görünen mallar bizimdir, onları teslim etmekte senin birliğin yoktur, ancak gizlenmiş olanları açığa çıkart ve önüme getir”,
dedi. Bunun üzerine halifenin bir işareti ile Darülhilafe
Meydanını,
içi altınlarla dolu bir havuz meydana çıktı. Söylendiğine göre Hülagû,
her ne kadar buluştuğu zaman halifeye iltifat gösterdiyse de, üç gün
boyunca ona yemek vermediler.
Dördüncü gün onu yanına çağırıp, “mihmandarlıkta ihmal etmişiz”
diyerek peşkir, sofra ve yemek takımları getirtti ve önüne koydurdu. Halife bunun üzerine rengi soldu, içinden derin bir nefes çekti.
Hülagû
da, “ey gururlu halife, niçin huzursuz olursun, altın, mal
toplamaktan kastın ne idi, askere dağıtıp niçin düşmanı defetmeye
çalışmadın?
Maldan maksat, bundan başkası değildir”,dedi. Ama
Hülagû halifeyi öldürmek ya da öldürmemek konusunda tereddüt içinde idi.
Müsahibi olan Müneccim Hüsameddin, onu halifeyi öldürmekten alıkoymakta
idi.
“Halifenin öldürülmesi, âlemin karışmasına yol açar”, dedi. Ama Hoca Nasır-ı Tusî, “halifenin yaşatılmamasına taraftardı” derler. Sonunda Musta’sım’ı bir direğe bağladılar. Yumruk ve tekme ile o kadar dövdüler ki, sonunda canı çıktı.
Halife Muta’sım’ın onursuz ölümünü başka bir tarih kitabı şöyle anlatmakta: “Sarığı
boynuna dolandı, bir çuvala sokuldu, çuvalın ağzı bağlandı. Bu
vaziyette bir süvari kıtasının güzergâhına atıldı. Atların ayakları
altında son nefesini verdi.
Arkasındaki Peygamber hırkası denilen hırka
ve asa yakıldı. Bağdat 40 gün yağmalandı. Ahalinin eli silah tutanların
hepsi katledildi; çocuklar, kadınlar esir edildi. Böylece 508 yıl devam
eden Abbasi hanedanı tarihe gömüldü”.
İslam Halifesinin bu şekilde onursuzca öldürülmesi, tüm Müslüman ülke
ve topluluklarda dehşet ve üzüntü yarattı. Şiraz’lı Şeyh Muhiddin
Sa’dî’nin Halife Muta’sım hakkında yazdığı ağıtın başlangıç beyti şöyle
idi:
“Eğer gökten yere kanlı gözyaşları dökülmüşse,
HALİFE ÖMER BİN ABDÜLAZİZ KENDİSİNİ ZEHİRLEYENİ AFFETTİ (720)
Emevi ailesinden gelen halifelerdendir. Adalete büyük önem
vermesinden dolayı ikinci Ömer adı verilmiştir. Aslen anne tarafından
Hz. Ömer’in torunu olmaktadır.
Bütün Müslümanlar tarafından çok sevilen
Halife Ömer Bin Abdülaziz hicretin 101. Yılında zehirlenerek 9 Şubat 720
senesinde vefat etti.
Zehirleme olayını gerçekleştiren hizmetçi tespit
edilmiş ama o hizmetçiyi bu iş için aldığı parayı devlet hazinesine
aktarttırarak affetmişti.
ARAPLARIN HALİFESİ BÖYLEYDİ DE, OSMANLININ HALİFELERİ NASILDI?
Birbirinden çeşit aşağıdaki halifeler de bizimdi ve böyleydiler.
Halifelik gerekli mi, değil mi? Halifelik şimdilerde de olsa neler
olacağını düşünebiliyor musunuz? Onu da siz vicdanınızda yorumlayın,
Laik Cumhuriyeti kuranlara bir kez daha rahmet okuyun.
M.Kemal Atatürk
önderliğinde Laik TC ine ön hazırlık olarak halifeliğe neşter vurularak,
tarih sahnesinden ebediyen silinmiştir. Şimdi de bizim acayip
halifelere bir göz atalım.
III. MURAT DÖNEMİ (1574–1595- 50 yıl yaşadı)
İkinci Selim’in Yahudi Raşel’den doğan oğlu üçüncü Murat’ın 130
cariyeden 112 çocuğu oldu. Üçüncü Murat’ın tahta çıkışı kutlanırken
saraydan baba ile altı çocuğunun tabutları çıkarılıyordu. Tabutların
içinde Sarı selim ile Üçüncü Murat’ın boğdurduğu altı oğlunun cesetleri
vardı.
Safiye Sultan diye sonradan isim verilen Venedik’li Bafo Sultan
Üçüncü Murat şehzade iken onun gözdesi idi. Bafo çok körpe kız iken
Adriyatik’de bir deniz yolculuğunda Osmanlı korsanlarının eline düşmüş,
yüzlerce cariyeden biri idi. Padişah 3. Murat’ın koynuna kız girip dul
çıkan yüzlerce cariyeden 130 gebe kadından 112 çocuk oldu.
Bunların
içinden sadece beş kadının adı ön plana çıktı: Polonya’lı Mona
(Mihriban), Macar Ninuşka (Nazperver), Rus kızı Olga (Şahhûban),
Romanya’lı Meri (Fahriye) ve Safiye Sultan (Venedik’li Bafo); bu
kadınların çocuklarına sahip olundu. Yüzün üstündeki diğer çocuklar,
analarıyla birlikte öldürülüp denize atıldı.
….«Üçüncü Murat öylesine azmıştı ki, mahalle aralarından kız ve evli
kadınlar zorla, parayla toplanıyor, kocalarının sızlanmalarına
bakmayarak, karşı koyanlar öldürülüyor evli kadınlar zorla alınıp
padişahın koynuna sokuluyordu.
Sultan Murat’ın kadınlara düşkünlüğü o kadar fazla idi ki, hareminde
yatağına aldığı hasekilerin sayısı bazen kırka yaklaşır, bazen kırkı
aşardı. Annesi Nur Banu Sultan, güzel cariyeleri seçer, getirip oğluna
sunardı.
Son günlerde padişahın erkekliği zayıfladı erkekliğini
gösteremedi. İktidarsız hale düşmesini bir kadının hile ve büyüsünden
ileri geldiği kanısına varıldı.
Durum Valide sultana duyurulunca Haseki
Sultan’ın yakını olan kimi cariyeler, işkence edilmek üzere hadımlara
verildiler. Bazı nikâhlı kadınlar getirildi. Sonunda her şey anlaşıldı,
büyü bozuldu. Ondan sonra cariye ve odalıklar o kadar arttı ki, iki yüz
altınlık cariye, üçer dörder bin altına satılır oldu.
Sayısız ırk ve soydan koparılarak Osmanlı Sarayına doldurulan oğlan,
kız, kadın ve erkek sayısının belgelerde çoğu zaman yirmi bini aştığı
belirtilir.
Bu kalabalık en yarayıcı gıda ile beslenir, en görkemli
giysiler içinde yaşarlardı. İçkinin her çeşidi bulunan bu saraylarda
raks, müzik yanında seks de yaygındı.
Oysa Anadolu Türk’ü ise, kâh
kıtlıktan, kâh yoksulluktan ve de eşkıya elinde inim inim inliyor; zorla
vergi alınıyor, cephelerden cephelere koşup can veriyordu, üstelik
devlet kapısında “gubat Türk” diye aşağılanıyor, dışlanıyorlardı.
Avrupa’da ise Matbaa icat edilmiş, Rönesans ve dinde reformun itici
gücü ile Batı aydınlanmanın temelini atıyordu.
Asitane’den (İstanbul)
dan binlerce km uzaklıkta cephelerden bozgunlu, feryatlı imdat
beklenedursun, Başkent İstanbul’da Bizans entrikalarını aratmayacak
olaylar, kirli, çirkin işler oluyordu. “Yeryüzünde Allah’ın gölgesi”
diye vasıflandırılan Osmanlı Halifesi, padişahı, devlet, İslâm adına
neler yapıyordu.
Bir gün gizli eller Valide Sultan Nurbanu çıngıraklı yılan zehiri ile
zehirlendi; her tarafı şişmiş olarak öldü. Arkasından, Sultan Murat’ın
aşırı cinsel faaliyeti yüzünden mesane hastalığından 50 yaşında öldü.
Sultan Murat’ın beş Hıristiyan cariyeden 25 evladı olmuştu. Bu arada 10
cariyenin III. Murat’tan gebe olduğu öğrenilince, Safiye Sultan bu gebe
cariyeleri boğdurup denize attı.
l. MUSTAFA DÖNEMİ (1617–1618 -47 yıl yaşadı)
III. Mehmet’in Handan Sultan diye anılan İspanyol Violetta’dan doğan
oğlu birinci Mustafa, padişah olarak tahta çıktığında oldukça ruh
sağlığı bozuk, deli bir padişahtı.
Yunanlı Helen’in oğlu Birinci Ahmet (Sultan Ahmet’in) ölümü ile 26
yaşındaki kardeşi Mustafa’yı padişah yaptılar.
İspanyol asıllı Vioetta
(Handan Sultan’ın oğlu olan Birinci Mustafa oldukça deli bir padişahtı.
Atla kayığa binmeğe kalkar, atla türbeleri ziyarete gider, tam deli bir
padişahtı.
Öyle ki kayıkla Boğaz içine gezmeğe çıkarıldığında: “Neye
ki ulufe (bahşiş) atmazsınız balık kullarıma? Biz ki padişahız, balık
kullarımızı da sevindirmek muradımızdır !.. Tiz birkaç torba altın
serpesiz, deniz kullarıma”…
Sarayın boş odalarında dolaşırken, Öldürülen ll. Osman’ın (Genç Osman) ruhunu çağırır, “ey Osman gel de beni şu padişahlıktan kurtar”, diye bağırırdı. Böylece Yeniçerilere de padişah olunca, üç milyon duka altın hazineden bahşiş verildi, saçıldı.
Bu deli padişah ancak üç ay 10 gün kalabildi, Osmanlı tahtında. Yine
demir kapılar arkasına hapsettiler. (Avrupa Rönesans ve matbaa ile hızla
aydınlanıp ilerlerken, Osmanlı böyle yönetiliyordu).
DELİ I. MUSTAFA’NIN İKİNCİ PADİŞAHLIĞI -47 yıl yaşadı)
Genç Osman’ın öldürülmesi ile Violetta (Handan Sultan)’ın deli oğlu
Birinci Mustafa ikinci kez olarak padişah oldu. Arnavut Davut Paşa
Handan Sultan’ın damadı idi.
Bunu içine sindiremeyen Anastasia
(Mehpeyker Kösem Sultan) Davut Paşa’nın ortadan kaldırılması için
sipahilere el altından büyük paralar dağıttı.
Hayli karışık olaylardan
sonra Yeniçeriler Davut Paşa’yı boğdular. Bir yılını doldurmadan,
Mustafa’yı devirdiler, sarayın demir kapılı bir mahzenine hapsettiler.
I.Mustafa (Deli Mustafa), tahta iki kere çıkan ender padişahlardan
biri idi. İlk padişahlığı 96 gün sürmüştü. 4 sene sonra katledilen
2.Osman’ın yerine tahta çıkarıldığında deliliği iyice ilerlemişti. Bir
buçuk yıl padişahlık yaptı.
4.Murat’ın Bağdat Zaferi şenlikleri
sırasında korktuğu başına geldi, boynunu cellâda teslim etti.
İkinci kez tahta çıkış töreninde, gürültüden korkup yerinden kaçmasın
diye, üzerine büyük gelen kaftanın eteklerine iki cariyenin oturduğu
söylenir.
l-İBRAHİM DÖNEMİ (1640–1648–34 yıl yaşadı, öldürüldü)
IV. Murat aniden ölünce, geride tek kalan İbrahim padişah oldu.
İbrahim öteki kardeşlerinin ölümünü gördüğü için ve de ölüm sırası
kendisine geleceğinin korkusu içinde, sarayda demir kapılı bir kafeste
yıllarca stres içinde kaldığından aklı biraz bozuktu.
Kardeşi IV.
Murat’ın öldüğünü ve padişah olduğunu bildirmeye gelenlere inanmadı,
ölüm sırasının kendisine geldiğini sanarak gelenleri kabul etmedi.
Böylece 18. Osmanlı Padişahı olarak 25 yaşında tahta çıktı.
İbrahim’in anası Anastasia, 14 yaşında bir Rus kızı olan Nadya’yı
İbrahim’in koynuna soktu. Hemen gebe kaldı, adını da Hatice Turhan
Sultan koydular.
15 yaşında Mehmet adında bir oğlan doğurdu. {İlerde
anası Rus olan 4.Mehmet (Avcı Mehmet) 6 yaşındayken padişah olacaktı}.
Nadya (Hatice Turhan Sultan) bir de kız doğurdu, adını Beyhan Sultan
koydular.
Valide Sultan Anastasia (Mahpeyker Sultan) saraya satılmış bir Sırp
dilberi Katrini İbrahim’in koynuna soktu. Ondan da bir oğlan olunca
adını Süleyman koydular. Ona (Katrin’e) da Saliha Dilaşup Sultan
dediler.
Kösem Valide Sultan (Mahpeyker) Anastasia bu kez Polonyalı Eva’yı
İbrahim’e sundu. Ondan bir oğlan olunca adını Ahmet koydular. Eva’nın
adına da Hatice Muazzez Sultan dediler.
İbrahim’in ruh sağlığı bozuktu, hekimler aramaya başladılar tedavisi için. O da abisi Murat gibi katliamlara başladı.
H1054. M 26–8–1644 de bir ay için gittiği Edirne’nin odunlarını
beğenmediği için, İstanbul’dan odun getirtti. İki buçuk yaşındaki kızını
Silâhtar Paşa’ya nişanlayarak, Atmeydanındaki İbrahim Paşa sarayını buna
tahsis ediyordu. Hastalıklı hali ile nice paşaları idam ettirdi.
Hastalıklı hali için birtakım cinci hocalardan medet umuyor, padişah
artık tamamen harem kadınlarının tesir ve nüfusu altına girmişti.
Haremdeki birçok cariyeden başka, mevcut yedi hasekiye senelik gelirleri
yüz binlerce kuruşluk hâsılat tahsis ediyordu. Bu korkunç israf
karşısında askerin ödeneği ödenemeyince, idari ve askeri mansıplar
açıkça en fazla rüşvet verene veriliyordu.
Davutpaşa da bir üfürükçü hocaya okunmaya gittiği gün, karşısına bir
arabacının çıktığını gördü, İbrahim’i çileden çıkardı. Çünkü İstanbul’da
araba ile dolaşmayı yasaklamıştı. Hemen sadrazam Salih Paşa’yı
çağırttı. Üfürükçünün bahçesinde boğdurdu.
Başkent’te araba ile
dolaşırken sokakta 140’ kg lık bir Ermeni kadınına âşık oldu. Adı Maryam
olan bu kadına “Şekerpare” dendi. Kadın kendini ağır satarak telli
duvaklı gelin olmayı istedi. Bu kadına da Müslüman adı “Humaşah Sultan”,
halk da “Telli Haseki” dedi.
“Haracı az getiriyor” diye bir Macar Çingenesi olan kara cahil
Kemankeş Kara Mustafa Paşa’yı öldürttü. Ardından Yusuf Paşa’yı; eti
kemiği bin parçaya doğranarak Yeniçeriler tarafından: ”Her derde
devadır” diye satılan ve bu yüzden “Hezarpare” diye anılan Ahmet Paşa’yı
öldürttü. Ölümünde 3000 kese nakdi ve 7000 filorisine el konuldu.
Kalleşlik ve yalancılıkla da tanınırdı.
Sultan İbrahim’in kadın tutkusu yanında bir de samur amber tutkusu
peyda oldu. Köşe bucak samur amber toplandı, ülkeden Sultan İbrahim son
gözdesi 140kğ lık Ermeni kızı Maryam’a akıl almaz hediyeler bağışladı.
Artık gözdelerine, hiç savaşıp toprak kazanmadığı halde, bir mirasyedi
haramzade evlat gibi, gözdelerine toraklar bağışlıyordu. Niğbolu ve
dolaylarını başka bir gözdesine bağışlıyordu. İslam’ın Halifesi Padişah
İbrahim Sadrazam Mehmet Paşa’ya şu mektubu yazdı:
“Bre karpuz g…tlü pezevenk!
Ecdadım (Medine) ye
bunca cevahir ve bunca paha biçilmez değerde mal göndermişlerdir. Tiz,
âdemler gönderip anda mevcut emval ve cevahir’i getürtesün. Ve illâ
gecüktürdüğünde, senin derini soyup içine saman dolduracağımı bilesin”.
Kadın samur amber tutkusu devam eden padişah İbrahim günde 30–40
kadınla yatıyordu. Sarayında 500 ü aşkın cariyesi vardı (Halife
Musta’sım sarayında 400 cariyesi vardı) Padişahın erkekliği nerde ise
bitmiş, iktidarsız hale gelmişti.
Padişah devlet büyüklerine bağırıp
çağırıyor: “Bre kodoşlar! Niye ki deva aramasız derdime? Erkekliğim
yok olmuştur! Koynuma kız giren kız çıkmaktadır! Aşüfteler büyü yapmış
olalar bana. Tiz Frenk hekimlerini bulun. Derin hocalar peyda edin
derdime deva bulmazsaz, bilesiz topunuzun kıçına kezzap akıtırım!”.
İlerleyen Avrupa’dan ülkeye daha iki yüz yıl önce buluna matbaa
gelmemişti. Rönesans, keşif ve buluşlarla Avrupa akıl almaz hızla
ilerliyorken, koskoca Osmanlı böyle yönetiliyordu. Arapların Halifesi
öyleyse, bizim halife de böyleydi…
İbrahim’in erkekliği gelsin diye, türlü çeşitli cinci hocalara okutuluyordu.
Deli İbrahim 32 yaşında 8 yıldır padişah olan devletin ileri
gelenlerinin genel görüşü ile 1648 yılında tahttan indirilip 6 yaşındaki
oğlu Mehmet’i padişah ettiler. Altı yaşında bir İslam Halifesi,
düşünün…
İKİNCİ SÜLEYMAN DÖNEMİ (1687–1691- 50 yıl yaşadı)
Avcı Mehmet padişah olunca kendisi gibi küçük yedi yaşında olan
kardeşi Süleyman sarayda bir odaya hapsedilmişti. Bu hapislik Avcı’nın
saltanatı boyunca sürdü.
Süleyman yedi yaşında kapatıldığı odadan
çıktığında 46 yaşında idi. Süleyman öldürülmekten korkmuş, ölümünü her
gün bekleyen bir ruh çöküntüsü içinde, eğitimsiz bir kimse idi.
Osman oğullarını sarayı doldurana yabancı soylu padişah anaları, padişah karıları, öteki devşirme harem ağaları yönetiyordu.
İbrahim’in oğlu ikinci Süleyman, zindanda yıllarca kapalı hareketsiz
kaldığı için şiştikçe şişti; çok oburdu. Erkeklik gücünü de yitirmişti.
Yedi karısı olduğu halde hiç çocuğu olmadı. İkinci Süleyman tahta
çıktığında 46 yaşında idi; üç buçuk yıl yaşadı ve oburluktan öldü.
İkinci Süleyman padişah olunca bahşiş olarak Yeniçerilere para
dağıtılamadı. İsyan ettiler. Yeniçeriler Abaza-Çerkez devşirmesi Siyavuş
Paşa’yı parçalayarak öldürdüler; nesi varsa yağmaladılar. Karılarını,
kızlarını, cariyelerini, birer ikişer götürdüler.
Bahşiş verilmedi diye,
zengin halkı soymaya öldürmeye başladılar. Ülkenin kargaşaya
sürüklendiği sıralarda oburluktan ölen Süleyman’ın yerine kardeşi II.
Ahmet padişah oldu.
ll. MUSTAFA DÖNEMİ (1695–1703 -41 yıl yaşadı)
“İkbali” ve “Meftuni” mahlası ile şiirler yazan İkinci Mustafa,
babası, Hatice Turhan Sultan adiyle anılan Rus kızı Nadya’nın oğlu
Dördüncü Mehmet’ ti. Anası, Emetullah Gülnuş adı takılmış olan Rum soylu
Evemia idi.
31 yaşında padişah olan ikinci Mustafa Dördüncü Mehmet’in
büyük oğluydu. Öteki padişahlar gibi, sarayın dışındaki dünyadan, çağın
tüm bilim ve kültüründen tekniğinden ikinci Mustafa da yoksundu.
İkinci Mustafa pek de bilgili olmayan hocası Feyzullah Efendi’yi
şeyhülislâm yaptı. Culuş bahşişi verilmediğinden Yeniçeriler Bulgar
devşirme Dimetokeli Sürmeli Ali Paşa’yı katlettiler.
Sonra bir Sırp
devşirmesi Daltaban Mustafa’yı sadrazam yaptılar. Bu cahil Daltaban
Mustafa Bağdat Beylerbeyi idi. Bağdat’ı zulüm ve hırsızlığı ile
yıldırmış; deve yükleri ile taşınan büyük bir hazine yapmış.
Bu
hazineden 100 torba altınla 20 torba mücevheri padişah ikinci
Mustafa’ya; 30 torba altınla 10 torba mücevheri de kendini sadrazamlığa
atanmasını sağlayan Şeyhülislâm Feyzullah Efendiye verdi.
Ama gün oldu
harman oldu Sadrazamla Şeyhülislâmın arası açıldı. Şeyhülislâmın
kışkırtması ile Sadrazam Daltaban Mustafa Paşanın başı kesildi, yerine
Arnavut Rami Paşa Sadrazam oldu 1703.
Yeniçeriler ayaklanarak İkinci Mustafa’yı indirip tahta İbrahim oğlu Ahmet’i geçirdiler. Sadrazamla Şeyhülislâmı yakalayıp burunlarını, kulaklarını kestiler.
Yeniçeriler ayaklanarak İkinci Mustafa’yı indirip tahta İbrahim oğlu Ahmet’i geçirdiler. Sadrazamla Şeyhülislâmı yakalayıp burunlarını, kulaklarını kestiler.
Bir beygire ters bindirip Edirne sokaklarında gezdirdiler.
Görüldüğü gibi Osmanlı saltanatındaki birbirinden ilginç
olaylarla, adeta bir korku filmi veya kırk haramilerin maceraları gibi
yaşanıyordu.
Bütün İslam dünyasının, Osmanlının Halifesi böylesine bir yaşantı içinde idi.
Orta Çağın karanlığından kurtulan Avrupa’da ise, daha Osmanlı’da
yasak olan matbaa icat edileli 250 yıl olmuş; dinde reformun ve
Rönesans’ın aydınlatıcı ve itici gücü ile Avrupa bilim, keşif ve
icatlarda hızla ilerliyor, sanayileşmenin temelini atıyordu.
Ya şimdilerdeki iktidar güdümlü laiklik düşmanı, padişahlık, halifelik özentilerine ne dersiniz? Ülke nasıl bir düşünceye doğru sürükleniyor. Bir ülkede dincilik yarışı başladı mı, o ülke Hizbullahlaşır, Talibanlaşır, çağdaş dünyadan dışlanır.
Ya şimdilerdeki iktidar güdümlü laiklik düşmanı, padişahlık, halifelik özentilerine ne dersiniz? Ülke nasıl bir düşünceye doğru sürükleniyor. Bir ülkede dincilik yarışı başladı mı, o ülke Hizbullahlaşır, Talibanlaşır, çağdaş dünyadan dışlanır.
AB diyerek içine
girmeye çalıştığımız Avrupa’nın hangi ülkesinde böylesine dinsel bir
yarış, dinsel bir sömürü vardır. Bir ülkede dinsel yarış başladı mı, o
ülke artık iflah olmaz.
Haber Kaynağım :
http://hakimiyetimilliye.org/







