Bir Anne'nin Öyküsü: "Deli Ana"


Not: Bu öykü, bir türkünün rivayet olunan hikâyesinden esinlenerek yazılmıştır. Doğu'nun toprakları serttir, çoraktır, zordur. Yaşaması da zordur o diyarlarda, sevmesi de, ekip biçmesi de zordur.

Kifayetsiz bir acı vardır, hüzün vardır en zamansız rüzgârlarında bile. Nice yolcular gelir, nice acıklı öyküler dinleyip dem çekerler yörede yüzyıllardır acıdan dem çekmeye aşina olmuş ahaliyle birlikte.

Sessiz bir mizacı vardır Doğu'da tabiatın dahi. Sanki insanoğlunu maziden bu yana karşılayan savaşların, zulümlerin, ölümlerin biriktirdiği kadim bir sessizliktir ki, hüküm sürer hanidir arzın üstünde.

İster ki, buraya ayak basan âdemoğlu, niyeti her ne olursa olsun, bir daha düşünsün. Bilsin ki, mazisinde ve ahirinde ölüm vardır bu toprakların. Tekmil ölümler içinde biri vardır ki bu yörede, oluşuyla yürekleri dağlamış, duyanları gözyaşına ve eleme boğmuştur yıllardan bu yana. Deli Ana'nın öyküsüdür bu öykü. Elinde bir demet kurumuş kırmızı gül, üstünde yırtılmış, kirlenmiş ak libasları, bağrında hâlâ dinmeyen acısı ve dilinde hüznü yürekler dağlayan türküsüyle diyar diyar gezen Deli Ana'nın öyküsüdür.

Onu görenler, görenlerin çocukları, onu görmeyen fakat onun yaşadığı topraklarda yaşayanlar, onun gezdiği yollarda gezenler yıllar sonra bile hâlâ anlatır onun hüzünlü kadife sesini rüzgârların taşıdığını.

O öldükten sonra dahi etraftaki muazzam sessizliğin derin dehlizlerinde hazin türküsünün ve ağıtlarının duyulduğu sık duyulan bir tevatürdür. Deli Ana, kuşkusuz deli doğmadı anasından. Her mecnun gibi onun da rivayetlerle dilden dile dolanan bir öyküsü var elbette, hakikati şu anda yaşayan hiç kimse bilmese bile. Lakin doğru ya da yanlış, Deli Ana'nın hazin öyküsü çokça bilinir, çokça duyulur. Erzurum vilayetine misafir gelip de bu öyküyü duymayan yoktur, derler. Derler ki, Deli Ana'nın vakt-i zamanında bir kocası, bir de oğul evladı varmış, ikisi de Ali adında. Ancak küçük Ali daha büyümeden, anası genç yaşında dul, kendisi de çocuk yaşta yetim kalınca, Ali rüzgârda savrulan ama asla yıkılmayan ağaçlar gibi mert ve yiğit yetiştirmiş anası oğlunu.

Ali büyüdükçe serpilip filinta gibi bir oğlan ve ardından servi boylu, yakışıklı bir delikanlı olmuş. Hatta derler ki civar köylerde böyle güzel erkek evlat yetişmemiş bugüne kadar. Bir gün, bir çeşme başında mıdır, yol kenarında mıdır bilinmez, marallar kadar güzel gözlü, altından zülüfleri omuzlarına dökülen bir kızla karşılaşmış Ali. Gülden kırmızı yanakları, sütten ak çehresi ve gerdanı ile güzeller güzeli bir kızmış karşısında gördüğü.

Daha ilk an, vurulmuşlar birbirlerine. Çok geçmemiş, anasına el öpmeye getirmiş gül kokuşlu maralını Ali. Anası da sevmiş beğenmiş kızı, ne yapmış etmiş gidip ailesinden isteyerek gelin olarak almış bu hayattaki tek varlığı olan ve yetim büyüyen biricik oğlu mutlu olsun diye.
Hâlbuki yokluk, kıtlık, fakirlik günleriymiş o günler. Devasa bir girdap gibi herkesi ve her şeyi yutan büyük bir savaş varmış. Erkekler yetişip büyüdü müydü, savaşa götürülürlermiş telef edilmeye.

Geriye kalan kadınlara da ağabeylerini, oğullarını, kocalarını, babalarını kendi elleriyle savaşa gönderip, sonra beklemek, sebat içinde beklemek kalırmış elbet. Savaşa kim ne çare bulmuş ki onlar bulasıymış... Nitekim daha evlenişinin kırkı çıkmadan, Ali de çağrılmış askere. Karısına, maral bakışlı Zühre yıldızına doyamadan celbi gelmiş eline kara bir haber gibi.

Hiç durup gizlenir mi, kaçar mı görevinden yiğit Ali, anasını karısına, karısını anasına emanet edip düşmüş kendini cepheye götürecek olan trenin kalkacağı garın dağlık yollarına. Akmış zaman, çöl yeliyle savrulan kum taneleri gibi durmadan. Anası, gözünde yaşı ve sinesinde hasretiyle beklerken oğlunu, hanımı da tüm dirayetiyle ve umudu ile beklemiş erini, evinin direğini. Yıkılmamışlar, gözyaşlarının yağmuruyla yeşertip büyüttükleri umutlarını yitirmeyerek beklemişler Ali'lerini... Derken bir gün, kendisi değil ama mektubu ulaşmış ellerine Ali'nin. Eli kalem tutan bir çocuğa muştuluk verip defalarca kez okutmuşlar.

Sonra da birbirlerinin ardı sıra kokup koklayıp koyunlarında taşımışlar mektubu. İçinde de kardelen misali güzel haberler varmış. Savaşın bitmek üzere olduğunu, çok yakında onlara döneceğini yazıyormuş Ali mektubunda. Gün gelip de savaşın bittiği, gazilerin ve erlerininse trenlerle dönüşlerinin başladığı haberi yayılmış kulaktan kulağa. Geliniyle birlikte hemen türlü hazırlıklara girişmişler, biricik Ali'lerinin gelişi için.

Sonra anası, her gün daha şafak sökmeden, gece karanlığında yola çıkıp kâh bir kervanla şehir yolundan, kâh bir başına dağ yolundan gider bekler olmuş tren garında oğlunun gelmesini. Her akşam da yine eli boş, yalnız başına ama umudunu yitirmeden dönermiş oğlunun kendine emanet ettiği gelinine, ertesi sabah yine yollara düşmek üzere.

Gelini de gelmek istemişse de, kabul etmemiş analığı. Ali'nin diğer bir yoldan gelip de haneyi boş bulmaması için. Böylelikle biri garda, diğeri evde beklemişler gün be gün varlık sebeplerini.

Beklemişler, ta ki trenin savaştan sağ çıkanları getireceğini duydukları son sefer gününe kadar. İçlerinde filizlenen korkularından hiç bahsetmeksizin beklemişler.

Son sefer günü gelip çatmış, anası yine geceden yola koyulmuş, küçük bir kervanla gitmiş tren garına kadar. Aç biilaç beklemiş, her inen surette aramış oğlunun nur yüzünü, bulamamış. Gelmemiş oğlu. Ana bu, hıçkıra hıçkıra ağlamaktan alıkoyamamış kendisini ya, yine de sıkmış dişini. Kesmemiş henüz çıkmamış olan candan ümidini.

Yol boyunca hem ağlamış hem de oğlunu kendisi kadar çok sevdiğini artık bildiği gelinine ne deyip de teselli edeceğini düşünüp durmuş biçare. İnsan suretinde bir melek gibi iyi kalpli, sadık, dürüst, ahlaklı ve namuslu olup hem de çalışkan, hamarat bir geline sahip olduğu için Allah'ına şükrederek varmış evine. O gün son sefer günü olduğundan, tek bir sefer varmış geriye dönen. Bu yüzden de evvelinde olduğundan daha erken dönmüş evine kadın.

Taş avluya girdiğinde, kapının eşiğinde gördüğü şey önce şaşkına çevirmiş kadıncağızı, sonra da aklını başından almış götürmüş. Bir çift erkek çarığı imiş gördükleri… Yabancı bir erkeğin çarıkları..."Yoksa..." demiş, kendi kendine.

Zaten yüreğinde kapanmayan bir mühre imiş oğlunun hâlâ dönmeyişinin yarası, bir de kendi evinde böylesi bir ihanetin ihtimali dahi öfkesinden deliye döndürmüş anayı. Sessizce içeri girer Deli Ana, oğlunun yatak odasından gelininin kıkırdamaları, zevk iniltileri duyulmaktadır. Usulca kapıyı aralayıp bakar, içerde yorganın altında gelininin bir adamla halvete girdiğini anlayıp derhâl içeri koşar.

İçerde, duvarda asılı duran tüfeği alıp hınçla doldurur ve şehit oğlunun şerefine sürülen lekeyi temizlemek için boşaltır yataktakilere doğru. Hıncını alamaz, çığlıklar içinde tekrar tekrar doldurup veryansın eder kurşunu, yılların biriktirdiği acıların dönüştüğü ve şeklini aldığı öfkesiyle. Bir süre sonradır ki kendine gelir, "Kim ki bu kahpeye uyan itin dölü?" diye tekrar hınçla dolarak yatağa yanaşır.
. Kan revan içindeki döşeğin üstünden yorganı kaldırır, bir de bakar ki oğluyla gelinidir yan yana, koyun koyuna ölüme gönderdiği.

Çıplak vücutlarından fışkıran kanlar yatağı bir kırmızı göle dönüştürmüş, evladının ve gelininin gözleri ölüm onları bulduğunda açık kalmıştır. O günden sonra acısından duramaz evinde, kendi elleriyle oğlunu gömmenin acısı delirtmiştir onu, keza hiç kimse yardımına koşmamıştır bu cahil cühela kadının. O zamandan bu yana, dağlarda, ovalarda dolaşır ve bir türkü yakar Deli Ana. Kucağında, oğlunun askere gidişinin ertesi büyüttüğü bir demet kurumuş kırmızı gül ile.

Derler ki, ruhu hiçbir zaman huzur bulamamış ve bu diyarı terk edememiştir. Her yerde hâlâ oğlunun dönüşünü görmeyi, gül demetini oğluna vermeyi umarak yaktığı türküyü okumaktadır Deli Ana'nın ruhu.

Bu yüzden, doğu vilayetlerinde ne zaman bir rüzgâr ıslıkvari bir sesle ortalığın sessizliğini kendi sesiyle bölse, "Deli Ana" geldi derler.

Haber Kaynağım : http://blog.milliyet.com.tr/