Dul Kadınlar
Vauvenargues, parklarda her şeyden çok düş kırıklığına uğramış hırsların, mutsuz mucitlerin, ham kalmış ünlerin, kırık gönüllerin, bütün o gümbürtülü ve kapalı ruhların; içlerinde hâlâ bir fırtınanın son solukları homurdanan ve neşelilerin, başıboşların arsız bakışlarından uzaklara çekilen ruhların dolaştığı yollar bulunduğunu söyler. Yaşam kötürümlerinin buluşma yeridir bu gölgeli köşeler… Ozan ile filozof, doymaz varsayımlarını daha çok bu yerlere yöneltmekten hoşlanırlar. Burada bir otlak bulacakları kuşku götürmez. Çünkü uğramaya gönül indirmedikleri bir yer varsa, o da, az önce çıtlattığım gibi, zenginlerin sevincidir her şeyden önce. Boşluk içindeki bu gürültüde hiçbir şey çekmez onları. Buna karşılık, zayıf olan, batmış, dertli, öksüz olan şeylere doğru karşı durulmaz bir biçimde sürüklendiklerini duyarlar. Görmüş geçirmiş bir göz hiç aldanmaz burada. Bu katı ya da yıkık çizgilerden, bu çökük ve donuk ya da çarpışmanın son parıltılarıyla parlak gözlerden, bu derin, sayısız kırışıklardan, bu alabildiğine ağır ve sarsıntılı yürüyüşlerden, aldanmış aşkın, değeri bilinmemiş bağlılığın, ödülsüz kalmış çabaların, sessizce, alçakgönüllülükle katlanılan açlık ve soğuğun sayısız söylencelerini çıkarıverirler hemen… Bu ıssız kanepeler üzerinde siz de dul kadınlar, yoksul dul kadınlar gördünüz mü bazı bazı? Yasta olsalar da, olmasalar da tanımak kolaydır onları.
Hem yoksulun yasında bir eksiklik, onu daha da üzücü kılan bir uyum yokluğu vardır hep. Acısında cimri davranmak zorundadır. Zengin ise göz alıcı bir yas kılığına girer… En dertli, en dertlendirici dul hangisidir, elinde düşünü paylaşmayan bir çocuk sürükleyen mi, yoksa büsbütün yalnız olan mı? Bilmem ... Bir kez, uzun saatler boyunca, böyle dertli bir yaşlı kadının ardından gitmiştim; yıpranmış, ufak bir şal altında kaskatı, dimdikti, bütün varlığında bir stoacı gururu taşıyordu… Tam bir yalnızlık yüzünden yaşlı bekâr alışkanlıklarına yargılıydı kuşkusuz, yaşayışının erkeksi özelliği bu ağırbaşlılığına gizemli bir keskinlik ekliyordu. Yemeğini hangi sefil kahvede yedi, nasıl yedi, bilmiyorum. Ardından okuma odasına gittim; uzun zaman seyrettim onu, eskiden gözyaşlarıyla yanmış, canlı gözleriyle, özel bir ilgi uyandıracak haberler arıyordu gazetelerde… En sonunda, öğleden sonra, çok güzel bir güz göğü, yığın yığın özlem ve anı yağdıran bir gök altında, bir bahçede ıssız bir yere oturdu, kalabalıktan uzakta, ordu bandocularının Paris halkına sunduğu konserlerden birini dinleyecekti… Belki de birçok yıllardan beri, yılda üç yüz altmış beş gün, Tanrı'nın durmamacasına üzerine yığdığı o dostsuz, konuşmasız, neşesiz, sırdaşsız, o ağır günlerden birinin iyice hak edilmiş avuntusu buydu, bu suçsuz ihtiyarın (ya da bu arınmış ihtiyarın) bu küçük "Sefihliği"ydi… İşte bir başkası daha: Bir kitle konseri çevresinde itişip duran paryalar kalabalığına evrenselce candan olmasa bile merakla bir bakışla bakmaktan kendimi alamam hiçbir zaman. Orkestra bayram, yengi ya da haz türküleri fışkırtıyor gecenin içinden.
Etekler ışıldayarak sürükleniyor; bakışlar kesişiyor; başıboşlar hiçbir şey yapmamış olmanın yorgunluğu içinde, ezgiyi gevşek gevşek tadar gibi yaparak salınıyorlar. Burada yalnız zenginlik var, mutluluk var, kaygısızlık var, yaşamın akışına kapılma hazzını ciğerlere, gönüllere doldurmak var; bir de şurda, en uçtaki tahta perdeye dayanan, yelin keyfine göre beleşten bir ezgi parçası yakalayıp içerdeki kıvılcım kıvılcım fırına bakan bu ayaktakımının görünüşü... Yoksulun gözünde zenginin sevincinin yansıması her zaman ilginç bir şeydir. Ama o gün, işçi ceketleri, alacalar giyinmiş bu halk içinde, soyluluğu çevredeki bayağılıkla göz kamaştırıcı bir karşıtlık oluşturan bir yaratık gördüm ben… İri etkileyici bir kadındı, görünüşü öylesine soyluydu ki, soylu eski zaman güzellerinin resimleri içinde onun gibisini gördüğümü anımsamıyorum. Gururlu bir erdem kokusu yayılıyordu bütün varlığından. Yüzü hüzünlüydü, zayıftı, üzerindeki yaz giysisiyle tam bir uyarlık içindeydi. Arasına karışıp da görmediği aşağı tabaka gibi o da derin bir gözle bakıyordu ışıklı dünyaya, o da usul usul başını sallayarak dinliyordu… Eşsiz görüntü! "Hiç kuşkusuz," dedim içimden, "hiç kuşkusuz bu yoksulluk, yoksulluk diye bir şey varsa eğer, iğrenç tutumluluğu kabul etmiyordur; böylesine soylu bir yüz yeter beni haklı çıkarmaya. Bu çevrede neden kalır sanki kalır da böylesine göz kamaştırıcı bir leke gibi durur?" Ama yanından merakla geçerken, işin içyüzünü anlar gibi oldum. iri dul, kendisi gibi karalar giymiş bir çocuğun elinden tutuyordu; giriş parası ne kadar önemsiz olursa olsundu, küçük yaratık için gerekli bir şeyi, daha da iyisi, gereksiz bir şeyi, bir oyuncağı satın almaya yeterdi belki de… Yürüye yürüye de dönecekti, düşünceler, düşler içinde, yalnız, her zaman yalnız; öyle ya, çocuk gürültücüdür, bencildir, ne yumuşaklık bilir, ne sabır; hayvan gibi, köpek gibi, kedi gibidir, yalnız acılara sırdaş bile olamaz.